28 Aralık 2015 Pazartesi

KAPI ÖNÜ SOHBETLER

Çok çok gerilere gittiğimde ilk hatırladığım şey koyu yeşil bir bisiklet... Babam öğlen yemeğine geldiğinde kapı girişinin yanındaki duvara dayardı onu. Çok büyük gelirdi gözüme, tekerlekleri boyumdan da büyüktü.

Küçük bir avluya açılan demir kapıdan girilirdi iki odalı evimize. Yazları kapı önünde oynardık ama ahşap parmaklıktan yapılmış bir paravan içinde. Kaçmayalım diye kullanılan katlamalı paravan kışın yanmayalım diye sobanın etrafına kurulurdu. Evimizin önündeki pis suların aktığı derede, kurbağaların vraklaması hiç kesilmezdi sıcak havalarda. Çok korkardım bu seslerden hep dedemlere gitmek isterdim. Sadece kurbağalar mı? Evde cirit atan yavru kedi kadar büyümüş sıçanlardan bezmiştik. Babamın işine yakın olsun diye İzmir'in Mersinli semtinde kiraya çıktığımız bu ev ne annemi ne de beni mutlu etmişti.

Eşrefpaşa semtinde Sultan Abdülhamit'in  Girit'ten sürülen dul kadınlara yaptırmış olduğu "dulhane" adıyla anılan evlerin birinde doğmuşum. Hepsi birbirinin benzeri, olan bu evler iki oda ve hayat dedikleri daha çok hole benzeyen bir ucu giriş kapısına diğeri avluya açılan ince uzun bir salondan ibaretti. Toplam seksen metrekarelik bir alanın neredeyse yarısı avluya ayrılmıştı! Hayat dediğimiz holün karşı kapısından beş basamakla avluya inilir, sol uçta bir hela yer alırdı. Avluya çıkış kapısının hemen solunda "lamarina" dediğimiz oluklu çinko saçtan yapılmış bir sundurma, onun da altında ise en fazla 1,20 m yüksekliğindeki kapı odalardan birinin altına açılırdı. Arka odanın altındaki 6-7 m2'lik bu mahal bizim mutfağımız, banyomuz, yemek odamız ve kilerimizdi.

Avluya çıkar çıkmaz "lamarina" nın altınki muhafazalı bir yerde kuşlar için buğday bulundurulurdu. Biz yemeğe oturmadan üç öğün kuşların karnı doyururduk. Birkaç avuç buğdayın "lamarina" üzerine serpildiğinde çıkan ses hala kulaklarımda. Bu sese aşina kuşlar hiç ortada görünmez iken bir anda üşüşür gagalarıyla metal levhaya vururken çıkarttıkları tıkır tıkır ses bizi çok eğlendirirdi.

Avluya bakan odanın altındaki mutfağa giriş ayrıca odanın içinden oturup başımızı eğerek geçebileceğimiz sadece bir metrelik kare genişliğindeki kapıyla sağlanıyordu. Bu sayede yağmurlu havalarda ıslanmadan hem banyo yapmak hem de yemek için bu yolu kullanabiliyorduk. Bir çengelle tutturulan kapı 3-4 basamak aşağıda yine bir metrekare bir alana sahip bir bölüme bakıyordu. Burası eski Rum evlerinde kullanılan yıldızlı taş parke taşlarıyla döşenmiş zeminden on santim daha düşüktü. Banyo olarak kullanılan bu alan eski İzmir evlerinde sık sık görülen yıldızlı parke taşıyla döşenmişti.  Kenarında bir toprak testi sıcak havalarda suyu buz gibi soğuturdu. Mutfakta yemeklerin muhafaza edildiği tel dolap yemek masasının üzerinde duvara asılmıştı.

O sıcak yaz günlerinde testimizin üzerine ters çevrilen bardaklarımızı buz gibi suyla doldurur serinlerdik. Mutfağın avluya bakan diğer köşesinde bir kuzinemiz yer alırdı. Kuzine yandığında hem ısınır hem de yemeklerimiz pişerdi. Kuzinenin fırınında pişen yemekler pek lezzetli olurdu bunun yanı sıra yazları yemekler genellikle gaz ocağı ile pişirilirdi. Gazın ocağın ağzına rahat gelmesi için yanında bir pistonu olurdu bu ocakların. Bir de ucu çok ince bir telden oluşan iğne ile tıkanıklık giderilirdi. Kızartmalar, otlar ve envaı tür yemek anneannemin, annemin ellerinde nefis tatlar bulurdu.

Kuzinenin karşısında küçük bir ahşap masa ve altı ahşap sandalye bulunurdu. Bütün aile fertleri her zaman aynı yere otururdu.

Giresunlu dedemin bizlere sevdirdiği kara lahana diblesini çok severdim. Tereyağında kavrulup hazırlanan bu yemeğin içine pirinç ilave edilirdi. Koca tencereye bütün aile fertleri çala kaşık dalar kısa sürede dibini bulurduk. Dibi hafif kızardıysa eğer, aldığımız lezzet doruğa ulaşırdı. Hiçbir şeyin tadı o günlerin tadını tutmuyor artık. Sahanda biraz tereyağı eritirdik. O çıkardığı cızırtılı sesini, kokusunu unutamam. Taze ekmeği banarak yerdik. Bu bizim ara sıra yaptığımız bir mükafat menüsüydü. Tatlı olarak tahin pekmez, eğer balık varsa mutlaka tahin helvası yerdik.

Sebzeler sebzeydi, meyveler meyveydi o zamanlar. Her şey zamanında doğal şekliyle yenirdi. Bugünlerde neredeyse tarihe karışan "turfanda" diye bir tabir vardı. Sebze ve meyve ilk çıktığında turfanda olurdu. Ne zaman turfanda salatalık yesem dudaklarım allerji olurdu ama kısa sürerdi bu rahatsızlık. Domatesler ne kadar lezzetliydi. Dedemle birlikte Konak vapur iskelesi yanında küçük bir satış yeri açan Ziraat Fakültesi'nden alırdık nevaleyi. Domates, salatalık, patlıcanın en iyileri, uzun iri, altın sarısı kütür kütür Sultaniye üzüm, taş gibi razakı üzüm, kokulu yarma şeftali, bal gibi kayısı, bardacık dediğimiz yemişin tadı unutulur mu hiç...

Eşrefpaşa'da çocukken bana upuzun gelen sokağımızda herkes birbirini tanırdı. Biz herkesi bizden, yani Giritli bilirdik. Bizimkiler 1898-1900 yılları civarında gelmişler Girit'ten. Anneannemin annesi zabit olan kocası genç yaşta ölünce Rumların artan baskılarına dayanamamış, son çare olarak memlekete dönmeyi düşünmüş. Biri oğlan biri kız iki çocukla binmişler köhne bir gemiye düşmüşler memleket yollarına.

İzmir'e vardıklarında pek çoğu Türkçe bilmediğinden garip karşılanmış. Osmanlı kanunlar çıkarmış. Dullara yaşayabilecek kadar maaş bağlamış. Küçük olan kimsesiz kızların eğitimini devlet üstlenmiş. Genç olan dul kadınların ikinci eş olarak evlenmeleri teşvik edilmiş. Bu arada anneannemin annesine de bir Kıbrıslı Türk bulmuşlar. 4 çocuk da ondan yapmış. Sonradan anlaşılmış ki bu adam her uğradığı yerden kendine eş alıyormuş. En sonunda da Kıbrıs'a ilk eşinin yanına dönmüş. Erkeksiz kalan anne annemin annesi ve bir sürü çocuk hayatlarını sürdürebilmek için çok zor günler geçirmiş. Kolay değil ikisi kız olmak üzere altı çocukla bir başına kalmak. Neyse ki, çocuklar büyümüş, kimisi dağdan kimisi bayırdan ekmeklerini çıkarmaya başlamışlar. 1907 doğumlu anneannemi 2007 yılında tam yüz yaşında kaybettik. Hem de kendi içmediği halde bol sigara içilen dumanlı küçücük bir ortamda. Aklı başı son gününe kadar son derece yerindeydi. Hepimizin unuttuğu şeyleri o bize hatırlatırdı. Mekanı cennet olsun...

Havalar ısınmaya başladığında güneş çekilir çekilmez tokmaklar (rahle), hasır iskemleler, minderler kapı önüne çıkartılırdı. Komşular bazen yan bazen karşı kapıya (kapı önünde oturmaya) misafirliğe giderdi. Bolca sohbet yapılırdı. Sohbetler önceleri hep Girit'çe yapılırdı. Türkçe bilmeyen Giritlileri çok iyi hatırlıyorum. Sonra bizim kuşakla beraber Türkçe ağırlık kazandı. Maalesef Giritçe'yi öğrenemedik. Her evde çocuklar dışında konuşamayanı yoktu. Biz çocukların duymasını istemedikleri konularda Giritçe'ye başvurduklarında ifrit olurdum. "Somata, somata leğin" dediklerinde artık yine bir şeyler dönüyor deyip uyanmaya başlamıştık.

Kapı önlerinde beklenen sokak satıcıları dökülmeye başlardı. Önce üç tekerlekli camekanlı arabasıyla ay çekirdeği satan çiğdemci gelirdi. Elindeki metali kullanarak cama ritmik vuruşlar yapar geldiğini uzaktan belli ederdi. "Çiğdeeeemci geldi. Çuvalı yirmibeeeş." Çuval dediği gazete kağıdından yapılmış ve içine ancak bir küçük çay bardağı ölçüsünde çekirdek konulabilen bir fişekti. Fişek deyince de aklınız patlayıcıya gitmesin. Sanırım bu kelimede tedavülden kalktı artık. Gazete kağıdına sağ baş parmağınızı tutup sol elinizle etrafında çevirdiğinizde ortaya çıkan bir şeklin adıdır fişek. Daha sonra ince ucunu marifetli bir şekilde kıvırırsak tövbe billah açılıp çekirdekler yerlere saçılmaz.

Saat sekiz mi olur dokuz mu olur duruma göre hava kararmaya başlayınca evlere girilmeye başlanır. Herkes kapısının önünü bir güzel süpürür. Sabahları satıcılar değişir. Buca'dan gelen kendi gibi küçük bir eşeği ile hacı her sabah sokağımızdan geçerdi. "Bucalı geliyoooor. Sultaniye bunlar." Ya da bazen eşeğin üzüm salkımlarıyla dolu iki küfesinin yanlarına sığdırılmış küçük sepetler içinde bardacık satardı bu hacı amcamız. "Sulu sulu bardaaacık, balları akıyor bardacııık." Derken Arnavut kılıklı bir başka satıcı, hacı amcanın eşeğinin iki katı kadar yüksek ve gösterişli atının yanlarındaki küfelere patates, kuru soğan yüklemiş, arz-ı endam eder, "Suuuvaaan, guruuu suvaaan, elmaaa gibi kuru suvaaan, Ödemiş'in sarı patateees." diye bağırırdı.

Bütün bu sokak satıcıları içinde akşamları ızgara köfte satıcıları, midye dolmacılar, macuncular, dondurmacılar, yoğurtçular, pamuk atıcılar, kokoreççiler, bıçak bileyciler, kalaycılar ve turşucular sokağımıza renk katarlardı. Sokağımızın alt tarafında ismini hatırlayamadığım bir turşucumuz vardı ama camekanlı arabasının üzerine yazdığı "Florya Turşusu" yazısını hiç unutamam. O da turşusunu satarken "Florya turşusuuuu, çarşaaaaf" diye bağırırdı. O limonlu, badem dediği salatalık ve çarşaf dediği lahana turşu suyunnun lezzetini başka bir yerde bulamadım...

28 Eylül 2015 Pazartesi

MOSKOVA RÜZGARI

Aslında hiç hesapta yoktu bu ziyaret. Birkaç yıldır Balkan ülkelerine bir seyahat yapalım derken her seferinde aksilik çıkmış, planlarımız suya düşmüştü. Şimdi iyice anladım artık; bize planlı seyahat uygun değil. Biraz daha pahalıya da gelse kalkın falanca yere gidiyoruz demek lazım. Moskova da aynen öyle oldu. Kızım internette vize aramayan ülkelere bakarken buraya takılmış. Bize mükemmel bir program hazırladı. Şüphesiz Moskova gerek dil gerekse kullandıkları Kiril alfabesi bakımından ilk defa gidenler için zor bir destinasyon. Mamafih kızım bir iki gün içinde hem Kiril alfabesini söktü hem de bize yaklaşık bir haftalık dolu dolu bir program hazırladı.

Facebook sayfalarında resimlerimizden bir çoğu paylaşılmakla birlikte bu gezinin üzerimde nasıl bir etki bıraktığına dair burada bir kaç satır yazma ihtiyacını hissettim. Önce Moskova'nın benim için ne anlama geldiğini düşündüm. Eskiden sağ görüşlü militanların "komünistler Moskova'ya" sloganı belleğimde arz-ı endam eyledi. Komünist de sayılmazdık ancak o zaman emeğin sermayeye karşı mücadelesi kulağıma hoş gelirdi. Tam tersine milliyetçilik, sofuluk ise  hiçbir zaman sempatik bulunmadı tarafımdan. Moskova denilince aklıma önce Nazım Hikmet'in yaşadığı şehir ve onun halen bulunduğu mezarlık gelirdi. Bir de ta komünizm devrimine kadar uzanan meşhur metrolarının güzelliğini çok duymuş ve okumuştum. Elbette artık klasikleşmiş bir çok sanat devi yazar çizer takımı da bu şehrin demirbaşları arasında yer alıyordu hafızamda. Diğer taraftan kafamda yer etmiş bazı görüntü ve şarkı sözlerindeki göl ve orman manzaraları bu şehirle bütünleşmişti sanki. Nazım Hikmet'in yazdığı ve Zülfü Livaneli tarafından müziğe dökülen "Karlı Kayın Ormanları" nı mevsim itibarıyla karsız olarak görme imkanımız oldu. Her mevsimin ayrı güzelliği olmalı bu memlekette. Ağaçların tam yaprak dökme zamanı. Yaprakların rengi canlı yeşil rengini çoktan kaybetmiş olsa da kırmızı, turuncu ve sarı tonlarından güzel bir ahenk oluşturmuş. Ormandaki ağaçların gölün üzerinde düşen aksi, sessizlik ve dinginliğin sesi. Rüzgar bile esmiyor olmalı gölün yüzeyini kristal bir aynadan farksız kılmaya yarayacak...

Evet ta ki Tire'den Adnan Menderes hava limanına gitmek üzere eşim ve kızımla yola çıkana kadar hala acaba bu sefer de bir aksilik çıkar mı diye endişeleniyordum. Yola çıktıktan sonra endişelerim yavaş yavaş kaybolmaya başladı. Oldu be bu sefer şeytanın bacağını kırdık galiba dedim kendi kendime. Tamamen kızıma teslim ettik kendimizi. Ne programdan ne uçuş ne de metro saatinden haberimiz var. Gaziemir'de uygun bir yere park edip arabamızı yakınındaki metro istasyonuna yöneldik. Uzun yıllar bütün ulaşımımı özel araçla yaptığımdan dolayı otobüs ve metroda bile yabancılık hissediyorum. Şanslıydık, hemen metro yanaştı ve iki durak sonra havaalanı istasyonundayız.

Check in bankosunda bagajlarımızı teslim ettik. İstanbul Sabiha Gökçen havaalanına hareket ettik. 10-15 dakikalık rötarlar canımızı fazla sıktı diyemem. Ellerimizde fazla yük olmamanın verdiği rahatlıkla İstanbul havalimanı yurtdışı hatlarına yöneldik ve yurt dışı çıkış harçlarımızı aldık. Moskova seferinin saatini güzel ayarlamışız. Pasaport kontrolü, güvenlik derken Pegasus Havayollarının tarifeli uçağı ile Moskova'ya doğru uçmaya başladık. Yaklaşık üç saatlik yolculuk sırasında erken kalktığımızdan olsa gerek hepimiz güzel bir uyku çektik.

Hava kararmadan Moskova Domodedovo Uluslararası Havalimanına güzel bir iniş yaptık. Hava biraz serindi ve yağmur atıştırıyordu. Eşimle havaalanı çıkış kapısında beklerken Irmak (kızım) gidip hem döviz bürosundan ruble satın aldı hem de bizi Moskova şehir merkezine götürecek banliyö treninin biletlerini ayarladı. Aeroexpress dedikleri tren sadece havaalanı ve şehir merkezi arasında çalışıyor. Pasaport işlemlerinden sonra valizlerimizi alıp havaalanı terminaline oldukça yakın konumdaki tren garına yöneldik. Yaklaşık 45 dakikalık kesintisiz yolculuk ormanların arasında yapılıyor. Bu güzel yolculuk esnasında çay/kahve vs. atıştırmalık servisi de mevcut. Ben bir Nescafe eşim ile kızım ise birer çay alıp bu yolculuğu daha keyifli hale getirdik.  Her tarafta yazılar Kiril alfabesi ile. Allahtan Irmak bu işi çözmüş. Yoksa adım atmak mümkün değil. Ne dilimizi ne de İngilizce anlıyorlar. Hani kağıda yazıp versen ne yazdıklarını anlarız ne de bizim yazdıklarımızı onlar. Trenden inip en yakın metro istasyonunu sorduk. Allahtan metro deyince en cahili de anlıyor. Bazıları bize meram anlatacak zamanları olmasa gerek kafasını kaldırım yürümeye devam etse de pek çoğu yardımcı oluyorlar. Onlar Rusça anlatırken biz de Türkçe bir şeyler söylüyoruz. Sonuçta el kol hareketleri işaret dili derken en yakın metro istasyonunun yerini öğreniyoruz. Aman tanrım Moskova nüfusunun en az yarısı yerin altında 50 metreden fazla derinliğe inen yüksek hızlı yürüyen merdivenlerdeki insan seli bizi dumura uğratıyor. Herkes gideceği yerden emin kah koşturuyor, kah hızlı yürüyor, kah tırısa kalkmış ama asla adam gibi sallana sallana yürüyen yok. Biz ise elimizde bir metro haritası o kalabalığın ortasında canlarını biraz sıkmadık umarım. İnanması güç ama o devasa ve birbirinin içine geçmiş metro galerilerinden birine girip birinden çıkarak hiç hata yapmadan Moskova'nın en merkezi yerlerinden biri olan Arbatzkaya metro istasyonuna vardık.
Metro dağıtım istasyonları Ekim devriminden sonra Ruslar için haklı bir gurur vesilesi olacak şekilde özenle tefriş edilmiş ve bir çok sanat eseri barındırmakta. Yan duvarlardaki ağır aplikler, tavanlardan sarkan büyük avizeler, komünist partinin gücünü ve yaptıklarını sergileyen tavandaki mozaik işlemeler, yerler ve duvarlardaki doğal taş işlemeleri, yağlı boya resimler, heykeller süslemeler tam bir göz zevki yaşatıyorlardı. Moskovalıların hemen hepsi eminim bütün bu güzellikleri artık yadsır olmuşlar hızlı adımlarla sağına, soluna bakmadan bu güzellikler arasında bir yerlere yetişme çabasında.
 
Metrolarla ilgili söyleyeceklerim bitmedi henüz. İzmir metrosunun duvarında bir ilan görmüştüm yola çıkarken. Şu kadar yolcu taşıdık, dünyanın çevresini şu kadar dolaştık diye anlatıyorlar. Ya bunu yazan bir Moskova Metrosunu bir görse ne kadar utanır acaba. Milyonlarca kişi akıyor yerin altından. Metro'yu kaçırdım diye üzülme en fazla metro bekleme süremiz 60 saniye oldu. Yürüyen merdivenden iniyoruz hangi yöne gideceksek fark etmeksizin pısst diye kapılar önünüze açılıyor ve 5-10 saniye sonra hareket ediyorsunuz. Süratin çok fazla olması yüksek bir gürültüye neden oluyor. Sadece düşündüğüm husus hareket imkanı düşük olan yaşlı ve hastalar için hem yürüyen merdivenler hem de metrolar biraz zor gerçekten. Genellikle her hatta üç paralel yürüyen merdiven çalışıyor. Bunlar yolcu yoğunluğuna göre ayarlanıp ikisi yukarı ve biri aşağı ya da tam tersi istikamette olabiliyor. Yukarı istikamette iki banttan birisi merdiven hızından memnun olanların tercih ettiği kulvar. Diğerinde ise iyice sağa yanaşmanız lazım zira yüksek merdiven hızını dahi az görüp bir de yürüyen merdivende yürüyen insanlar grubu bu hattın solundan koşar adım yukarı doğru yol alıyorlar. Metro vagonlarının içi genelde kalabalık ve bu yoğunluk iş gidiş ve çıkış saatlerinde en yüksek seviyeye ulaşıyor. Merkezden şehir dışına doğru yapılan anonslar bayan sesi ile şehir dışından içeriye doğru olanlar ise erkek sesi ile yapılıyor. Bazı vagonlarda kapı üstlerinde ışıklı bilgi levhaları var hangi istasyonda olduğunuz ve hangi yöne gittiğinizi takip edebiliyorsunuz. Bunun için elbette Kiril alfabesini sökmüş olmalısınız. Eee ben de Irmak sayesinde epey ilerlettim sayılır.

Otelimize yerleştik biraz dinlenip enerji toplayalım dedik. Bundan sonra yaptıklarımızı kronolojik olarak değil de aklımda kaldığı şekilde dağınık olarak anlatmak istiyorum. Mesela Puşkin Güzel Sanatlar Müzesi görülmeye değer bir yer. Aslında Irmak Bolşoy balesinden bilet alıp bize sürpriz yapacakmış ama işte yukarıda anlattığım programlı yaşamak konusundaki engellerimiz gezimizi sadece pahalıya mal etmekle kalmıyor, bu tür yerlerde de biletler tükendiği için şansınız olmuyor. Biz de dışarıdan resmini çekmekle yetindik Bolşoy opera ve bale binasının. Puşkin Güzel Sanatlar müzesinde bizi başka bir sürpriz bekliyordu. Önce açılış saatine yarım saat kadar olduğunu gördük ama çalışma günleri dikkatimizi çekmemiş. Caddenin karşısına geçip Costa Cafe'de çay kahve bir şeyler içip zaman doldurduk.
Daha sonra müzenin önüne geldiğimizde güvenlik görevlisi ile anlaşamadık. Bize bekleyin dercesine eliyle işaret etti. Daha sonra üniformalı bir bayan görevli ile döndü. Düzgün İngilizce konuşan bayan münasip bir dille bugün maalesef kapılarının kapalı olduğunu izah etti. Pazartesi günü müzelerin kapalı olduğu günmüş. Irmak bizim için bir güzellik yap bak çok uzun yoldan geldik dese de kadın ikna olmadı! Programı değiştirip bu ziyareti iki gün sonraya aldık.



















Puşkin Müzesi dışarıdan göründüğünün çok üzerinde olduğunu içeri girince anladık. Kişi başı 600 ruble saydık ama helal olsun. Mikelanj, Rembrand ve ismini bildiğimiz, bilmediğimiz yüzlerce heykel ve resim ile el sanatlarının orijinallerini yakından görmek bizim sanırım 4-5 saatimizi aldı. Eşim ayak ağrılarını bu süre içinde unuttu hani bıraksan bir 8 saat daha dolaşacak gibiydi. Bu müzede flaşsız fotoğraf çekmek mümkünmüş hepimiz hoşuna gidene eserlerin resmini çekti. Bu dönemde belli dönemlerde iki ayrı etkinlik de vardı. Birisi keramik sergisi, diğeri eski para ve madalyonların sergilendiği bir bölüm. Ama bu müzede benim en çok ilgimi çeken Rembrand'ın meşhur tablolarından metal kullanarak heykeller üreten rus sanatçı Dmitry Gutov'un eserleri oldu. Üç boyutlu çalışılan eserler farklı açıdan bakılınca gelişi güzel bir metal yığını iken doğru açıya gelince orijinal tablonun bire bir teması ortaya çıkıyor.
 

Yine güzel bir sabah kahvaltısına müteakip kendimizi Moskova metrosuna attık. Oradan gir buradan çık derken Gorki Parkı dedikleri ve şehir ahalisinin hafta sonları şehir ortamından uzaklaştıkları geniş ve yeşillik bir alanda bulduk kendimizi. Geniş sayılabilecek ağaçlık alanlar arasındaki beton yollarda kaykay ve bisiklet kullanan gençler, çoluğunu çocuğunu alıp gezen genç çiftler, torun gezdiren anneanne ve babaanneler, her türlü ve her yaştan insanın kafa dinlediği bir mekan. Irmak zaten et yemiyor. Eşimle ben de domuza pek sıcak bakmıyoruz.

Market'ten biraz alışveriş edip park içinde pikniğe benzer bir mola verdik. Aslında oldukça geniş bir alanı kaplıyor bu park. Bir yerinde kocaman bir göl. Nüket hanımın göldeki deniz bisikletlerini görünce gözleri parladı. Hadi bunlara binin diye teklifin ondan gelmesi hem beni hem Irmak'ı şaşırtsa da durumu kısa sürede anladık. Yine uzun yürüyüşten sonra ayakları ağrımaya başladığından en azından bir saat deniz bisikletinde arkaya kurulur sefamı sürerim diye düşünmüş meğerse.
Neyse biz Irmak ile önde pedalları çevirirken Nüket hanım da arkada piknikten kalan ekmekleri göldeki ördeklere atarak iyice bir dinlendi. Buradan çıkışta hava kararmaya başlamıştı. Parkın çıkışı Moskova nehrinin yanında yine uzun sayılacak bir yürüyüş yaptık. Park nehrin üzerinde yer alan iki köprü arasında konumlanmış. Gemi turuna katılma fikrinden karanlıkta bir şey göremeyeceğimizi düşünerek oy birliğiyle vazgeçildi.

Mezarlık deyip geçmemek gerektiği Moskova'da kafama dank etti. O ana kadar en gösterişli mezarın mermer taşlarla bezenmiş mezarlardan oluştuğunu sanırdım. Ya bu adamların mezarlarından bile sanat fışkırıyor. Devlet mezarlığı. Hangi metro istasyonu ile geldik nasıl geldik bilmiyorum. Ama rehberimiz Irmak işi biliyor. Her yeri eli ile koymuş gibi buldu. Pek çok ünlü devlet adamı, sanatçı, bilim insanı burada yatıyor mu desem yaşıyor mu bilemedim. Hemen hepsinin büyük doğal taşlardan yontulmuş büstleri yer alıyor mezarlarda. Hani Rusça bilsem eminim taşların üzerinde yazılanları da bahse değer bulurdum. Ama nasıl bir tekniktir bilmiyorum; lazerle mi yontmuşlar nedir, büstler yatanın aynısı. Gogol'un, Çehov'un mezarlarından sonra Nazım Hikmet ve Vera ile Boris Yeltsin'in mezarlarını ziyaret ettik.
Giriş ücretsiz ama ücret koysalar verdiğiniz paraya kesinlikle acımazsınız. Sanırım hali vakti iyi olanlar mermeri ya da doğal taşı öyle güzel işlemişler ki, insan yaşamaktansa gidip orada yatası geliyor. Nazım'ın taşı ise diğerlerinin arasında son derece mütevazı kalıyor. Ama böyle bir yerde yatmak da ayrıcalık elbet. Nazım'ın mezarı Türkiye'den gelenler için mutlak bir durak.  Kağıtlara ve yapraklara yazılmış saygı, sevgi içeren  pek çok sayıda not var mezarının üzerinde. Bu saygıyı Türkiye'de göstermezdik kendisine. İlginçtir her mevsim, her dönem bu mezarlık büyük bir ziyaretçi akınına uğruyor. Uzak doğudan bir turist grubu Irmak'a Boris Yeltsin'in mezarını sordu. Irmak hemen yanı başımızdaki mezarı gösterdi. Meğerse Japonya'da ne de sevilirmiş Boris. Mezarın tepesinde resim çektiren çektirene.

Ceviz hasat sezonuna girmişiz. Zaten ayaklarda derman kalmamış. Ben de Irmak'a uyum sağlamakta zorlanıyorum. Yaşlanıyor muyuz yoksa? Yok yok fazla mızmızlanmayalım yoksa Irmak bizi bir daha götürmez. Ayaklarımın tabanları su topladı. Ama Moskova'yı güzel fethediyoruz. Annesi sen otelde dinlen biz Irmak'la biraz dolaşacağız. Tvsenskaya caddesi. Hareketli geniş bir cadde. Uygun kurda döviz bozduracağımız bir büfede ruble aldık. Onu ararken bir kapıdan içeri girdik. "Fix Price". İyi güzel ne alırsak 47 ruble yanı 2 TL den az. Bizim bir milyoncu lar gibi. Herşey ucuz teneke kutu kola iki tanesi 47 ruble, hemen al. Çikolata Snicker, bisküvi kraker sudan ucuz.

Yok kardeşim beni bu yaban ellerde hiç olmadığı kadar bir dondurma krizi tuttu adım başı canım dondurma istiyor. Ama bu memleketin dondurmaları bir başka. Sanki soğuk değil. Krema mı desem tatsız tuzsuz bir şey. Ama bendeki dondurma arzusu bitmek bilmiyor. Ne kadar kötü olursa olsun dondurma da dondurma diyorum. Hani çamur olsa dondurma niyetine yiyeceğim. Irmak'la dönüşümüzde adam gibi bir markete girelim dedik. Meyve falan bir şeyler alalım dedik. Dondurma da tabii. Ama berbat bir şey yine.

Bugün rehber bizi yaklaşık 2,5 saatlik bir Moskova turuna çıkardı. Aziz Kiril heykelinde başlayan turumuz Kremlin sarayı, Kızıl meydanda son buldu. Güzel İngilizce konuşan rehberimiz Maria şehir hakkında güzel bilgiler verdi. Romanov Kilisesi, tarih müzesi, Korkunç İvan'ın yaptıkları, St. Basel Katedrali,
Romanov'ların evi vs. Kremlin sarayını gösterirken eliyle işaret ederek Putin orada bizim için çalışıyor.
Çünkü bayrak direkte, dışarı çıktığında bayrak indiriliyor diye bahsetti. Daha sonra
Kremlin duvarları önünde ünlü askerlerin mezarları ve en sonunda da hem eski yönetim hem de yeni yönetimin saygı beslediği Lenin'in mozolesini ziyaret ettik. Özel bir ilaç karışımı ile mumyalanmış Lenin yaklaşık 100 yıldır kıpırdamadan yatağında öyle yatıyordu. Rus askerleri sık sık şşşt diyerek ellerini dudaklarına götürüp sessizliği sağlamaya çalışıyorlardı. Bu bölümde fotoğraf çekmek yasak olduğu için resim alamadık.


Mozolenin hemen karşısı meçhul asker anıtı. Burada nöbet bekleyen askerler özel olarak birbirine benzeyen ve bir saat boyunca kıpırdamadan adeta nefes almadan durabilen askerler arasından özenle seçiliyorlarmış. Askerlerin önünde göbek atsan oralı olmuyorlarmış. Hepsinin yüz ifadesi değişmezmiş. Yanan meşale kırk küsur yıldır sönmemiş. İkinci dünya savaşı esnasında ölen yaklaşık 7 milyon askere ithaf edilen bu anıt mezarın arkası meşhur GUM binası
.

GUM esasen bir devlet malzeme ofisi gibi çalışırmış komünist dönemde. Ama prestroyka artık kapitalizme yelken açınca para eden her yere al konulmuş. Şimdi GUM artık dünyanın en pahalı markalarının fahiş fiyatlarla satıldığı bir alışveriş merkezi. En üst katta bir restoran var adı 57. Burada bir borç çorbası içilir dedik. Günü değilmiş. Zaten etli yapıyorlarmış. Muhtemelen domuzdur o da. Etsiz borç çorbasını
Türkiye'de yapmaya söz verdi eşim. Bir de rehberimiz GUM'un giriş katında Rusya'da yiyebileceğiniz en iyi dondurma uygun fiyata satılıyor. Yıllarca tadı ve kaliteyi değiştirmedi bunlar deyince rotamız belli oldu. Gelgelelim yine hayal kırıklığı. Bir topu 50 ruble olan dondurma bildiğimiz Algida'nın Carte d'oru.
Ama şu doğru bundan daha iyi dondurma Moskova'da yok. Moskova'da dondurmacı mı açsak acaba!


Moskova demek tarih demek, kültür demek. Yolumuz üzerinde Gogol'un evini müze haline getirmişler. 150 ruble giriş ücreti var. Genişçe bir bahçesinin ortasında bir Gogol heykeli yer alıyor. Bahçedeki kanepelerin birinde oturup açılış saatini bekledik. Müzede gezilecek mekanları İngilizce anlatan plastik kaplı bir broşür verdiler. Yaşı geçkince hanımlar son derece nazik bir şekilde bize mihmandarlık ettiler. Gogol'un son dört yılını geçirip vefat ettiği bu ev gerçekten etkileyici idi.
Tablo ve resimler camlar arkasına gizlenmiş, görüntü ve ses oyunları ile ilgi çekici hale getirilmişti. Dönemin ünlü yazar ve sanatçıları ile yapılan toplantıların yapıldığı mekanlar, özel misafirlerini nerede ağırladığı ve arkadaşı papazdan etkilenip softalığa başladıktan sonra "ölü canlar" ın iki cildini yaktığı şömine ilginçti.

Moskova bu gez gez bitmiyor. Hele rehberimiz Irmak olunca. Yine bu sefer annesini otelde bıraktık ve İsmailovskaya da bir park varmış oraya gidelim dedik. Irmak'ın asıl niyeti burada kurulan pazardan matruşka almaktı tabii. İsmailovskaya istasyonundan iner inmez bir semt pazarına girdik. Matruşka haricinde her şeyin bulunduğu bir yerdi burası. İnanır mısınız burada kabak çekirdeği bile buldum. Kavrulmamış olsa da sakız kabağı iri taneliydi. Sigarayı bıraktıktan sonra bu alışkanlığım oldu. Ama esas aradığımız yer Partizanskaya tarafındaymış. İlk gördüğümüz Rus vatandaşlara bu istasyonu sorduk. Bize yeni indiğimiz İsmailovskaya istasyonunu gösterdiler. Yok yok dedik biz yürüyerek Partizanskaya istasyonuna gideceğiz. Kadınlar biza garip garip "manyak mı bunlar?" der gibi baktılar ama bir yön de gösterdiler. Ne kadar sürer dedik bir başkasına 30-35 dakika sürer dediler. İyi günümde olmalıyım. Yürüdükçe yürüdük, evler bitti ormanlık bir alana girdik. Yolda tek tük yürüyenler ve bisikletliler var. Yolun ucu bucağı görünmüyor. Yürü babam yürü. Sonunda şehrin ışıkları göründü. Partizanskaya'ya vardık. Büyük bir alışveriş merkezinin kapanmaya yakın son saatlerini yakaladık. Biraz alışveriş bile yaptık. Oradan çıktık metro istasyonunun karşısında büyük bir park var.
İsmailovskaya parkı. Oraya gittik ama bayağı geç olmuştu. Aklımıza Belgrat ormanlarındaki cinayetler geldi. 10-15 dakika yürüdükten sonra geri döndük. Son günümüzde içimizde uhde kalmasın diye bu sefer Nüket'i de alarak İsmailovskaya parkına gittik. Bu da Gorki parkı kadar büyük bir park. Parkın sonunda bir göl var. Nefis resimler çektik. Irmak burada bisiklet kiraladı.
Hava kararana kadar bisiklet kullandı. Biz de Nüket'le kafe tarzı bir yerde oturarak bira patates bir şeyler atıştırdık.

Moskova'da gezdiğimiz en güzel yapılardan biri de Kurtarıcı İsa Kilisesiydi. Moskava halkının komünist rejimden sonra dine bu kadar bağlılığı ilginçti. İsa'nın Meryem'in resim ve heykellerine ıstavroz çıkartanlar, resim ve heykelleri öpenler garip manzaralardı benim için. Irmak bir ara günah çıkartmak için kilisenin sanırım yasak bir bölgesine girmeye yeltendi. Bütün rahibeler sözleşmiş gibi "no, no, noooo" diye bağırarak ortalığı inlettiler. Aslında Irmak bu kültürü epey özümsemiş gibiydi. Kremlin meydanındaki bir kilisede ayin yapılırken çaktırmadan başını örtmüş ve cemaatin arasına karışmıştı. Aralarından zor aldım onu dışarı.

Bir de dönemi yansıtan ilginç bir yapı yer alıyor Kızıl meydana yakın bir yerde. Rivayet odur ki Stalin hazretleri ihtişamının zirvesinde mimarları toplamış bu bölgeye güzel bir otel yapın demiş. Mimarlar ellerinden gelenin en güzelini ortaya koymak için gecelerini gündüzlerine katmışlar.  En sonunda iki eser ön elemeleri geçmiş ve iki proje Stalin'in onayına sunulmuş. Hangisini beğenirse o yapılacak artık. Stalin'in tek işi bu mu? Kim bilir ne dümenler var kafasında...
Öyle bir yere atmış ki imzayı ne sağdakine yakın ne de soldaki projeye. Eeee sıkıyorsa git sor bakalım ben anlayamadım efendim hangisini beğendiniz diye... Böyle bir yiğit çıkmayınca meydane o zaman bir formül bulunmuş. Binanın sağ tarafı bir mimara sol tarafı ise diğer mimara ait asimetrik bir bina çıkmış ortaya. Moskovalılar bu oteli Moskova oteli olarak biliyorlar. Ancak işletme Four Seasons da olduğu için Hotel Four Seasons diye biliniyor uluslararası camiada.


Şehir olarak çok değişime uğradığını söyleyebilirim Moskova'nın. Tamamen kapitalist bir toplum olmuş çıkmış. Çok pahalı mağazalar da var çok ucuz marketler de. Ne iyi yapmışız da gelmişiz deyip yurda döndük sonunda...





 

20 Haziran 2015 Cumartesi

KAYSTROS KAPLAN CAFE RESTAURANT


13 Mayıs 2015... Bir tarihin sonu ve bir diğerinin başlangıcı. Kaplan köyü üzerindeki yaylada, kule dedikleri taş evde Tayyar Bey, oğlu Şahap Etel dostlarıyla birlikte kim bilir ne güzel günler geçirmişler?
Kule, artık yılların verdiği yorgunluğu taşıyamaz hale gelmiş, bakımsızlıktan çatısı çökmüş ve duvarları çatlamış. 
Bayındır'dan Ödemiş'e, oradan da Selçuk yoluna kadar geniş bir panoramik manzaraya sahip ahşap balkonu taşıyan kirişler artık bel vermiş, yanına kimseyi yaklaştırmıyor. Oysa ne rakı sofraları kurulmuştu bu balkonda geniş Tire ova manzarasına karşı. Şimdi artık bu tarihin küllerinden yeni bir taş yapı çıkıyor ortaya. Adını bölgeye can veren akarsuyun adından alan mitolojik kahraman Ephesos'un babası nehirlerin Tanrısı "Kaystros".
 
Kaystros Kaplan Cafe Restaurant

Zamanında harç yerine özel toprakla bağlanmış taşlardan oluşan duvarlar, yıllara meydan okuyan asırlık ağaçların taşıdığı ahşap çatı ve balkon artık resimlerde kaldı..

07.06.2015 tarihinde temeli sağlamlaştırmakla başlandı işe. Yeniden elden geçirilen bu yapıda taş ve ahşap dışında herhangi bir taşıyıcı eleman düşünülmüyor.
Taşları bağlayan toprak yerine duvarı daha dayanıklı ve sağlam kılan harç dışında beton  da kullanılmayacak.
Kulenin girişindeki küçük süs havuzu ve kiraz, kayısı ağaçları ile arka tarafta yer alan erik ağacını koruduk elbet.

Şimdi artık taş duvarımız Kaplan köyünün mimarisine ve kulenin aslına uygun olarak yöresel taş ustaları tarafından nakış gibi işlenerek yükseliyor ve bir an önce ağırlayacak dostları bekliyor.




 


 


 


11 Mayıs 2015 Pazartesi

SEÇİM


 
Seçime sadece 27 gün var. Bu seçim biraz farklı olacak. Bağımsız (!) Cumhur başkanı meydanlarda muhalefeti acımasızca eleştirirken diktatörlüğünü perçinlemek için başkanlık sistemi için isim vermeden akepe'ye oy verin diyerek resmen insanlarla dalga geçiyor. Halkımız yöneticileri ayakkabı kutularıyla suçüstü yapılan bir partiye oy vermekte ısrarcı olacağını söylüyor. Demokrasi denilen bu olmalı. 

SEÇİME GİDEN HALKIMIZ

Karl Marx ne güzel söylemiş değil mi? 

Seçim sonuçlarına bakılırsa seçmenlerin en az yarısının koyun sürüsünden farksız olduğu görülür. Allah akıl vermiş ama kullanmıyorlar. En iyi kaval çalana doğru yürüyorlar ama hiçbiri bir kaç gün sonra kesileceğini bilmiyor. Demokrasi daha önce yazdığım gibi  eğitim seviyesi yüksek olan toplumlarda iyi işler. Bizim gibi ülkelerde büyük bir uyutmaca.
Eğitim seviyesi derken profesörlerden bahsetmiyorum. Okula gitme imkanı olmadığı halde kendini geliştirmiş, sorgulayan  pek çok eğitimli insanımız olmasına karşılık üniversitelere rektör olmuş profesör mertebesine erişmiş koyunlarımız da az değil. Hele hele şimdi dayatılan milli eğitim sisteminden  eğitimli insanların çıkması mucize.  

22 Nisan 2015 Çarşamba

AHLAKİ DEĞERLERİN DİBE VURDUĞU GÜN...

Geçen sene eşimle birlikte katılmayı çok arzu ettiğimiz Selanik turu için hem vakfın İzmir temsilciliğine hem de İstanbul'da vakfın Genel Sekreteri Sefer Güvenç Bey'i telefonla aradım. Her ikisi de iletişim bilgilerimi (isim, tel, e-mail) alarak gezi için yeterli sayının bulunması halinde turun düzenleneceğini ve beni arayacaklarını söylediler. Aradan bir aydan fazla zaman geçmesine rağmen arayan olmadı. Daha sonra ben tekrar aradım. Yeterli müracaat olmadığından maalesef gezinin iptal edildiğini söylediler. Tabii üzüldük ama yapacak bir şey yoktu, seneye katılırız dedik.
Bu sefer işi daha da sıkı tutmaya karar verdim. İzmir çıkışlı Selanik turunu vakfın web sitesinde gördüm. Bundan yaklaşık iki ay kadar önce telefon ederek vakıf yetkilisi Ayşe Kavaslar hanımla görüştüm ve bu sene mutlaka geziye katılmak istediğimizi belirttim. Ayşe hanım iletişim bilgilerimi tekrar alarak talebimizi kayda aldığını, katılımcı sayısına göre ücretin belirleneceğini ve bize daha sonra bilgi vereceklerini söyledi. Ben ne olur ne olmaz katılımcı sayısı yeterli olsun diye, çevremdeki mübadil ailelerine, pek çok üyesi bulunduğum pek çok face book grubuna duyuru yaparak müracaatları doğrudan Ayşe hanıma yönlendirdim. Hatta bazı gruplardan bu işi reklam olarak görenlerin eleştirisini aldım. Bu süre içinde çevreme Lozan Mübadilleri vakfının düzenlediği 27 - 31 Mayıs 2015 (4 gün, 3 gece) Selanik turuna katılacağımızı söyleyerek programımızı buna göre ayarladık. Bu döneme rast gelen ve katılabileceğimiz bazı turları ve etkinlikleri kaçırdık. Gezi tarihine bir aydan biraz fazla zaman kalmasına rağmen vakıftan henüz geri dönüş olmamıştı. 18 Nisan 2015 Cumartesi günü telefon ettim. Genel Sekreter Sefer Güvenç bey çıktı telefona. Kibar ve ilgiliydi. Ayşe Hanım'ın Cumartesi günleri çalışmadığını onun bilgisayarında kaydımızın yapıldığını gördüğünü, İzmir çıkışlı tura Ödemiş'ten de bir grubun katıldığını söyleyerek, pasaportlarımızı sordu. Benim ve eşimin yeşil pasaportu olduğunu söyleyince Pazartesi günü e-mail adresine tur ücretini yatırabileceğim hesap numaralarını göndereceklerini söyledi. Ben de Tire'de oturmam sebebiyle Ödemişlilerle birlikte olmak daha da hoşuma gitmişti. Teşekkür ederek mutlu bir şekilde telefonu kapattım.

OLAY GÜNÜ...

20/04/2015 gerçekten insanlık bir insanlık ayıbına şahit oldum. Ayşe hanım beni arayıp otobüsün dolduğunu, bir grup sebebiyle bize otobüste yer vermeyeceklerini söyledi. Ayşe hanım ben size müracaat ettiğimde her halde ilk müracaat edendim nasıl bunu söylemeye diliniz varıyor dedim. Grubu bölemediğimizden bunu yapmak zorundayız diye gayri ciddi, gayri ahlaki ve hatta gayri insani bir yanıt aldım. Yaşadığım bu olayı bilen ve normal gören vakıf yöneticisi her kim varsa onlara da yazıklar olsun. Bu ne demek biliyor musunuz? Eşinizle lüks bir lokantadan deniz manzaralı bir masaya önceden rezervasyon yaptırıyorsunuz. Bir gün önceden ola ki bir terslik olur diye teyit olsun diye aradığınızda yetkili evet yeriniz istediğiniz gibi hazır sizi bekliyoruz diyor. Siz eşinizi alıp lokantanın kapısına vardığınızda Ayşe hanım benzeri bir zat karşınıza çıkıyor diyor ki beyefendi az önce bir grup müşteri geldi biz de bu grubu bölemedik o yüzden size yer kalmadı. Tek cümleyle YAZIKLAR OLSUN bu basitliğe.
İzmir çıkışlı turdan size sözümüzü tutamadık İstanbul çıkışlı verelim teklifine sadece içimden LANET okudum. Pantolon uyduramadık gömlek verelim gibi. Ben mübadilleri Avrupa görmüş etik değerleri üstün, kültürlü, zeki insanlar topluluğu olarak görür ve bir muhacir/mübadil torunu olarak gurur duyardım. Vakıf bu yazıma nasıl bir cevap verir bilemem ama bana yapılan ve hakaret olarak algıladığım bu hareketi hafifletecek bir mazeret olabilir mi? Ben üst düzey yöneticilik yapmış bir mühendisim, eşim edebiyat öğretmeni, hayatımız boyunca böyle bir muameleye maruz bırakılmadık. TEKRAR YAZIKLAR OLSUN....
Bu yazı ve verilecek cevap mümkün olduğu kadar gazla sosyal medya aracı ve face book grubunda paylaşılacaktır.
Saygılarımla demek isterdim ama maalesef bu sefer bana dokunuyor...
Osman Kadri TOKERI

18 Nisan 2015 Cumartesi

KÖY ENSTİTÜLERİNİN 75. KURULUŞ YIL DÖNÜMÜ

Bugün Tire'de çok güzel bir akşam geçirdim . Orta Park'ta toplanmış yaklaşık 100 kişilik bir gruba katıldım. Atatürk heykelinin önünde bir etkinlik yapılıyordu. Doğrusunu söylemek gerekirse, Belediye Hoparlörlerinden bu etkinliğe çağrı yapılırken ne olduğunu pek anlayamamış, saat 17.00'de sevgili Mustafa Balbay'ın da bir yerlerde konuşacağını ancak duyabilmiştim. İşte bu nedenle çarşıya koştuğumda kendimi bir anda saygıdeğer grubun içinde buldum.
 
İlk olarak saygı duruşuna müteakip İstiklal Marşımız okundu. Köy Enstitüleri eski müfettişlerinden Sn. Mevlüt KAPLAN kısa bir konuşma yaptı. Daha sonra hep birlikte Belediye bandosu eşliğinde Ziraat Marşı seslendirildi. Efeler zeybek oynadı. Son olarak yürüyüş koluyla sinema salonundaki panele katılmak üzere yola koyulduk.
Tire Belediyesi, Kadınlar Meclisi, Atatürkçü Düşünce Derneği ve Cumhuriyet Halk Partisi İlçe teşkilatının organizasyonu oldukça başarılıydı.

Çok kıymetli konuşmacı konuklar davet edilmişti panele. Salona girer girmez masa üzerinde bulunan isim levhalarından Sn. Balbay'ın da bunlardan biri olduğunu anladım.

Köy Enstitülerinin ülke kalkınmasındaki büyük önemini zaten biliyordum. Bu enstitüler ile onun devamı olarak nitelenen öğretmen okullarından mezun büyüklerimizden bazılarını tanımak ve onlarla sohbet etme bahtiyarlığına erişmiştim. Onların fikirleri, sanata bakışları, kültür birikimleri beni her zaman etkilemişti.

Böylesine ulvi bir amaç uğruna ve her türlü imkansızlık içinde kendilerini ülkelerine adamış bu insanlar, benim gözümde dünyanın en şöhretli üniversitelerini bitirmiş kişilerle bile mukayese edilemez. Onların naifliği, dünya görüşü, dostluğu, samimiyeti, vatan sevgisinin yanı sıra mütevazılıkları çok az insana nasip olmuştur. Sn Mevlüt Kaplan, meydandaki konuşmasının son bölümünde 1940 yılında kurulan Köy Enstitülerinin 1952 yılında Demokrat Parti tarafından kapatıldığını söyleyince biraz kafam karıştı. Çünkü benim aklımda kalan bu güzide kurumun İnönü (CHP) tarafından kapatıldığıydı. Neyse, bu konuyu biraz daha araştırmam lazım dedim. Diğer taraftan organizasyon ne kadar başarılı olsa da katılım olması gerekenden çok daha azdı.  Sanırım yeterince duyurulmadı ya da Tire'de Köy Enstitüleri gerçeği yeterince tanınmıyor.
 
Salonda Balbay'ın hatırına olsa gerek kalabalık iki, üç katına çıkmıştı ama yine de koltuklar arasında boşluklar sırıtıyordu. Normalde böyle bir toplantıda değil yer bulmak  kapıdan içeri burnumuzu sokmak mümkün değil iken üçüncü sıraya kuruldum. Konuşmacıların çoğunu tanımıyordum ama program başlayınca hepsinin birbirinden değerli insanlar olduğunu anladım. Hemen yanımda oturan ve öğretmene benzettiğim bir beye sordum. "Öğretmen misiniz?". Evet, dedi emekliyim. "Ortaklar Öğretmen Okulu mezunuyum. Biz, tarlada çilek yetiştirmeden tutun her türlü sanatı öğrendik." Öğretmen olduğuna göre benden daha iyi bileceğini düşünerek, meydandaki konuşmacının Köy Enstitülerini Demokrat Partinin kapattığını söylediğini, oysa ben bunu CHP nin yaptığını biliyordum dedim. Yanımdaki beyefendi kendinden emin bir şekilde "Evet, Demokrat Parti kapattı" deyince, akşam internetten bakarım dedim. Neyse, Eğitimci, Yazar Sn. Asım Öztürk tarafından yönetilen panele başlamadan önce bir multivizyon gösterisi izledik. Zaman zaman Can Dündar'ın Köy Enstitülerini anlatan belgesel filminden alıntılar yapılan gösteri esnasında Can Dündar da Köy Enstitülerinin parti içi baskılara ve toprak ağalarının diretmesine dayanamayan İsmet Paşa'nın kararı ile kapatıldığı ifade etti. Can Dündar'ı seviyor ve söylediklerinde bir kasıt beklemiyorum. Gazeteciliği kurallarına uygun yürütmeye çalışan efendi bir arkadaş. Bunu duyan yanımdaki zat vay canına dedi. Senin dediğin doğruymuş.

Gösteri tamamlandıktan sonra Sn. Asım Öztürk, multivizyon gösterisinde bazı içeriğe katılmadığını, örneğin doğru olanın Köy Enstitülerinin CHP değil, Demokrat Parti tarafından kapatıldığıdır dedi. Böyle bir etkinlik beni duygu selinde boğdu. Film gösterilirken ve konuşmalar yapılırken hep gözlerim doldu. Mamafih,  beni rahatsız eden birkaç konudan ilki de Köy Enstitülerinin kimin tarafından kapatıldığı üzerine yapılan tartışmalar oldu. Neden hata kabul etmiyoruz. Sadece CHP değil, yoluna kurban olduğum Atatürk bile hiç hata yapmamıştır demek mümkün mü? Bu şekildeki putlaştırmalar insanı ve kurumları yüceltmez bilakis onlara zarar verir.

Ben de yanılabilirim ama bana göre Köy Enstitüleri gerekçeleri ne olursa olsun CHP ve İsmet İnönü tarafından kapatılmıştır. Zamanın şartlarında bunun zorunlu olduğuna dair görüşlere saygım sonsuz. Her olay kendi zamanında ve koşullarında değerlendirilmelidir derseniz ona da eyvallah. Şimdi bu koşullara baktığımızda ben şunları görüyorum:

1. Köy Enstitüleri her türlü dogmatik bilgiden uzak, ilim, fen ve sanata yakın duruşuyla kolay kandırılamayan, kolay sömürülemeyen, eğitimli bir nesil yetiştirmeye başlamıştı. Din tüccarları, örümcek kafalılar, toprak ağaları bunlardan rahatsız oldular. Hükümetin askeri ve sivil kökenli kanatları arasında Köy Enstitüleri mevzuu ciddi görüş ayrılıklarına sebep oldu. 1945 yılından itibaren çok partili döneme geçilmeden önce Köy Enstitüleri halka yeterince anlatılamadı. Buna karşı duran yobaz takımının sadece "bu kurumlar komünist yuvası oldu" demesiyle bütün halkı yanına çekmesi bir oldu. Köy Enstitülerinin amacı kitlelere iyi aktarılamadı. Yani CHP'nin niyeti ne kadar iyi de olsa, aynen bugün olduğu gibi o zaman da halktan kopuk kalmış.  
2. Sovyetler Birliği'nin başındaki Stalin'de boş durmamış tabii. Genç bir Cumhuriyet kurda kuzu gibi görünüyor. Kars, Artvin ve Ardahan'ın yanı sıra boğazlarda askeri üs istemiş. ABD'nin kucağına atmış o zaman bizi. İnönü çaresiz, ABD'nin kapısını çalmış. Tabii bu yardım şartsız olmaz. Başlangıç olarak Ankara'daki Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü öğrenci alımını durdurmuş. Meşhur Truman doktrini "Komünizmin panzehri İslam'dır" çerçevesinde kuran kursları ve imam hatip okulları açılmaya başlanmış.

CHP yukarıdaki iki ana faktörün etkisi ile hem seçim kaybetmemek uğruna, hem de Sovyet korkusuyla Köy Enstitülerinin kapatılması kararına karşılık yine de seçimi kaybetmiştir. Günümüzde Türkiye o kadar küçük bir lokma değil komşularımız için. Lakin, işin özünde ABD planları adım adım uygulanırken, görünürde güya birkaç oy devşiririm ümidiyle bir yandan "Bekaroğlu" gibi Saadet Partisi görüşündeki şahısları partiye buyur ederken diğer yandan yürekleri Atatürk, onun devrim ve ilkeleri içim atan benim gibi insanları kör arayışlar içine iten parti yöneticileri bugün aynı hatayı yapmıyorlar mı?
 
Panele dönersek, ilk konuşmacı, akşam Ege TV'deki programı sebebiyle Bornova Belediye Eski Başkanı ve CHP İzmir Milletvekili adayı Prof. Dr. K. Okyay Sındır oldu. Güzel bir konuşma yaptı.
Milletvekili olarak CHP'ye yakışacağına inanıyor, kendisine başarılar diliyorum. Akşamın yıldızı bence Sn. Huriye Saraç'tı. O kadar samimi, o kadar sıcak konuştu ki gözlerim dolu izledim.  Zarafeti, giyimi konuşması ile tam bir Atatürk Cumhuriyeti  kadını. Kalkıp elini öpmek istedim. Konuşmacılardan biri öğretmen öğrencisine  öpmek için elini vermezdi deyince biraz kendime geldim. Ama sımsıkı sarılmak, öpmek istedim bu cefakar insanları.
 
Huriye hanımefendi sözünü bitirirken zarif bir şekilde bir aczini paylaştı. "Hep bir soruya muhatap oluyorum yıllar boyunca"  dedi. "Neden yeniden kurmuyorsunuz Köy Enstitülerini?" "Nasıl?" dedi. "Nasıl?". Bu sessiz çığlığında ülkenin geldiği durum ve çaresizlik yattığını gördüm. Bu soruyu ben de soruyorum? Neden böyle güzel bir kurumu yeniden tesis edemiyoruz.



Önce eğitim elbette. Halkımız böyle kurumlardan yetişen insanlarla sömürünün sona ereceğini anlamalı. Eşit, kardeşçe ülkenin gelirlerini paylaşabileceğimizi, vurguna soyguna dur denilebileceğini. Bir önceki yazımda yazmıştım demokrasi konusunu. Ne demişti Eflatun tam 2.400 yıl önce. Demokrasi eğitilmiş toplumda işe yarar. Eğer toplum cahilse bu yönetim sistemi demagoglar ve diktatörler doğurur. Halkın eğitimi öğretmenlerle olur. Öğretmen mesleklerin en yücesi, Köy Enstitüleri eğitimin doruk noktasıydı. Neden kapatıldı, kim kapattı, niçin açılmıyor belli aslında. Eğitim şart bunları yeniden faaliyete geçirmek için. Ama öyle bir eğitim lazım ki, aynı Köy Enstitüsünde verilen eğitim kalitesinde olacak. Geldik mi tavuk yumurta meselesine...
 
Sırada Köy Enstitüleri duayenlerinden Sn. Mevlut Kaplan beyin konuşması vardı.
Konuşurken yaşar gibiydi o günleri. Arkadaşlık, dostluktan bahsetti. İşten, emekten bahsetti. Öğretmenlerinden bahsetti.
Anamızdı, babamızdı diyerek. Aslına bakarsanız yaşı en fazla olan oydu ama konuşmasının tamamını ayakta ve mikrofonsuz yaptı. "Ne zaman çağırırsanız..." dedi, gelirim. "Gelirim size, anlatırım o günleri" tüm coşkusuyla.
Konuşmasının sonuna doğru kulisteki hareketlenmeden Balbay'ın geldiğini anladık.
Aferin Balbay'a! Değerli konuşmacıyı bölmeden, saygılı bir şekilde sessizce, kedi gibi masanın arkasından gitti oturdu yerine.

Ben Tire'ye yeni yerleştim. Eşim de bir öğretmen. Halen kendimi gözlemci statüsünde görüyorum. Birkaç konuda canım sıkıldı bu güzel akşamda demiştim. İlk olarak  Köy Enstitülerini CHP değil Demokrat Parti kapattı diyenleri yukarıda anlattım. İkincisi panel kültürünü öğretmen okulundan mezun olanlar da eksik öğrenmiş maalesef. Telefonlar çaldı. Ha olmaması lazım ama velev ki unutmuş olsunlar. Yok arkadaş. "Ben şu anda paneldeyim. İşte sen ne yaptın çift sürdün mü?, Ayşe çocuğu okuldan aldı mı?" şeklinde bir muhabbettir gidiyor. Belki bu tür toplantılarda cep telefonlarının kapatılması yönünde bir ikaz faydalı olur düşüncesindeyim. Sıra Mustafa Balbay'a gelince, (Sn. demek biraz resmiyet katıyor. hiç tanışmasak da onu kardeşim gibi görüyorum) o esprili konuşmasıyla ilgi toplamayı başardı.

Her politikacının yaptığı gibi ben bu eğitim işine el atacağım diye namus şeref sözü verdi. Bir de adet haline gelen Balbay'ın Tire gecikmelerine son vereceğine dair elinden geldiğince çaba sarf edeceğine dair bir sözü daha vardı. Ben şahsen Sn. Kemal Kılıçdaroğlu'nu eskiden olduğu gibi parti genel sekreterliği görevinde görmek istediğim gibi Mustafa Balbay'ı da hep gazeteci olarak görmek isterim. Ankara'da, Cumhuriyet gazetesindeki bürosu bizim ortak iş yaptığımız proje firmasıyla komşuydu. Binaya bakınca içerde hep onun oturduğunu hayal ederdim. Rahmetli Uğur Mumcu'nun yerini dolduruyordu. Ama madem kader onu politikacı yaptı; ona da sormak isterdim Bekaroğlu'nun partiye olan kazancını kaybını... Ne derdi acaba? Demagoji mi yapardı, yoksa evet bence de yanlış bir karar mı derdi parti disiplinini umursamayarak. Ben ikinci Balbay'ı severdim o zaman.

Mustafa Balbay, konuşmasının ardından başka programı olduğunu söyleyip salondan ayrılırken onun peşinden salonun yarısı da boşaldı. Söz sırası Eğitimci-Yazar Sn. Hidayet Karakuş'a gelmişti. Sayın Karakuş, doğal olarak salonun boşalmasına biraz bozuldu. Ama "Assolistler sahneye en son çıkar" diyerek kendine biraz paye vererek durumu idare etti. Oldukça birikimli bir beyefendi. Milli Eğitim konusunda alt yapısı, fikirleri olan bir zat-ı muhterem. Ama bu çalışmalar maalesef CHP de karşılık bulamıyor. Sn. Kemal Anadol'a gitmiş, bak demiş benim şöyle şöyle projelerim var. Hele demiş, Anadol, seçimi kazanalım gerisi kolay. Diğer CHP yöneticilerinden de destek görmediğinden yakındı. Hoş, eğer bugün bir partili olsaydı aynı şekilde mi konuşurdu yoksa Balbay'ın da yavaş yavaş alışmaya başladığı gibi Genel Başkan'a methiyeler mi düzerdi bilemem. İşte siyaset böyle bir şey.

Sayın Karakuş'tan çok faydalandım. Ancak rahatsız olduğum son konu da maalesef kendisiyle ilgili. Eğer kılık kıyafetin önemine onca vurgu yapmasaydı ben de bunu asla konu etmeyecektim. Ama "bazı solcular, kot pantolonla sınıfa girmeyi kişisel özgürlük sayıyorlar" dedi. Hatta Yalova Valisi'nin bir öğretmene yaptığı uyarıyı özünde haklı bulduğunu ancak ikazının öğrenci önünde yapılmasını yanlış olduğunu söyledi. Bu da bir görüştür der saygı da duyarım ancak, bizlere olan saygısı gereği o yaşına rağmen konuşmasını ayakta tamamlayan Sn. Mevlut Kaplan başta olmak üzere diğer bütün erkek konuşmacılar panele kravat takıp geldikleri halde, tek kravatsız konuşmacı kılık kıyafet üzerine onca laf eden Sn. Karakuş'un olması ilginçti. İnsan bazen kendini görmüyor mu ne? Eğer kılık kıyafet bu kadar önemli ise ve konuşmanda kıyafete bu kadar görev yüklemiş isen, hele Atatürk'ün Türkiye'sinde böyle bir panele konuşmacı oluyorsan özür dilerim ama kravatını takacaksın arkadaş. Biraz düşününce batıdan kopup gözünü Arabistan'a çeviren AKP hükümetinden etkilenmiş gördüm ben şahsen sevgili hocamızı. Ama neyse ki fikirlerini korumayı bilmiş. Ben yine de Bekaroğlu yerine Sayın Hidayet Karakuş'un aday olarak gösterilmesini isterim canı gönülden.

Son olarak Tire Girit Festivalinden sonra Köy Enstitülerinin kuruluş yıldönümüne verdiği destekle Tire Belediyesi bir kez daha kalbimi fethetti. Emeği geçenler sağ olsun, var olsun...                     
 
 
 

16 Nisan 2015 Perşembe

ÇOCUKTUM UFACIKTIM, TOP OYNADIM ACIKTIM...

Yaşamımda ilk tanıdığım meslek bakkallık desem yanlış söylememiş olurum. Kaç tane 50 yıllık arkadaşınız var? Benim sadece bir tane, Mustafa. Babası küçük bir bakkal dükkanı işletiyordu. Okul dışı zamanlarımda Mustafa ile birlikte o ufacık dükkanda bulurdunuz beni. Arasında bir kapı bulunan iki bölümden oluşurdu dükkan. Esas bölüm 10 m2 den daha geniş değildi. Duvarlara dizilen raflarda çay, kesme şeker gibi ürünler sergilenirken bunların önünde küçük çuvalların içinde açık olarak satılan kuru fasulye, pirinç, toz şeker bulunurdu. Kasanın hemen önünde ise her bir kenarı 30 cm, küp şeklinde bisküvi tenekelerinden bir kaç çeşit bulunurdu.
Üst kapağı arkadan menteşeli ve cam çerçeveli bu bisküvi kutularında pötibör, kaymaklı çeşitleri bulunurdu. Ayrıca içi kaymak veya kakao kremalı gofretler vardı. Hangi cins bisküvi olduğu kolay görülsün diye kutular bir demirden bir çerçeve ile öne doğru hafif meyilli konuma getirilir, müşteriye kese kağıdı içinde tartılarak sunulurdu. Çok hafif çekerdi bu bisküviler. 250 gramı bile olsa eve ani gelen misafire çayın yanında pasta gibi sunulabilirdi. Pötibör ve finger çeşitleri dışında enva-i çeşit bisküviler, krakerler yoktu o zamanlar. Evlere misafirliğe gitmek için önceden çocuklar gönderilir, "bir maniniz yoksa annemler misafirliğe gelmek istiyorlar" diye söylenirdi. Ev sahipleri eğer çok elzem bir durum yoksa "buyursunlar, gelsinler" diyerek cevap yollarlardı. Yine de paket bisküvilere göre daha da ucuz olan kutu içindeki açık bisküviler dar gelirlilerin her zaman tercihiydi. Misafir henüz gelmeden çay hazırlığı başlanır, misafir geldikten sonra vakit geçirmeden kolonya ve şeker ikram edilirdi. Bazen şekerin yanında ikram edilen lokum bile ev sahibine prestij kazandırırdı.  
 
Dükkandan içeri girildiğinde sağdaki kapı küçük bir odaya açılırdı. Burada sadece altında bir musluğu olan gazyağı varili ile temizlik malzemeleri yer alırdı. Gıda dışındaki ürünlere kokusu sinmemesi için açıkta toz deterjan, arap sabunu, klorak dediğimiz çamaşır suyu gibi ürünlerin hepsi bu bölümde tutulurdu.
Depo olarak kullanılan bu bölümün dışarıya açılan bir kapısı daha vardı. Dar bir yer olduğu için müşteri buraya girmez, dükkanın içinde beklerdi. Soba ve mangallarını yakmak için gaz yağına ihtiyacı olan kişiler yanlarında getirdiği cam şişeyi bakkala verir, bakkal da varilin altındaki musluğu açarak gaz yağını yarım veya bir litrelik ölçülere boşalttıktan sonra bir huni vasıtasıyla şişeyi doldururdu. Star marka açık deterjan 10 kg lık naylon paketlerden bir plastik kürek vasıtasıyla alınır kesekağıtlarına ya da gazete kağıdından yapılan fişeklere doldurulurdu. O zamanlar pek naylon poşet kullanılmazdı ama görünümü de kokusu da hoş olmayan arap sabunu bir kaşık yardımıyla naylon poşetlere konulup tartılırdı.
 
Sarı renkli bu temizlik malzemesi en çetin yağ ve kirleri temizlemekte bir numaraydı. Tamirciler de elleri yağa bulandığında musluklarının bir köşesinde arap sabunu bulundururlardı.      
 
Mustafa'ya yardım etmek hoşuma gidiyordu. O babasından epey bir şeyler kapmış olmasına karşılık ben henüz çok acemiydim. Müşteri, yarım kilo toz şeker istediğinde Mustafa, kesekağıdına bir kürek atar atmaz terazinin okları öpüşürdü. Bense küçücük ellerimle kesekağıdının ağzını açacağım, küreği şeker çuvalına daldıracağım, yerlere dökmeden içine boşaltacağım diye ecel terleri dökerdim. Tabi istenen ağırlık tartıda ya az gelir ya da çok. Çoksa boşaltırsın, bu sefer az gelir yeniden eklersin. Yani bu iş bana bırakılsa bir müşteriyi gün boyunca oyalardım herhalde. Neyse ki acemiliği oluyor her işin, bu toz şeker tartmak bile olsa. Sonraları ben de bu işe bayağı alıştım. Bir kilo toz şeker istendiğinde uygun kesekağıdını seçer, ağzını açar içine bir kürek marifetiyle yere dökmeden şekeri doldurur ve tartmak üzere terazinin kefesine koyardım. Ya biraz fazla ya biraz az gelirdi ki artık elimdeki kürekle bunu ayarlamak basitti.
 
Kapıdan içeri girildiğinde bir vitrin dolabı bulunurdu. Dolap dediysem buz dolabı sanılmasın. O gün satılacak yoğurt tepsileri, peynir çanakları, zeytin, nebati yağlar, çikolata vs. vardı burada. Sol tarafta yerden tavana kadar yükselen camekanlı bir ekmek dolabı yer alırdı. Sıcak ekmeğin kokusunu ilk kez bu dükkanda içime çektim.
 
Ekmekler dikine sıralanırdı dolabın içine. Müşteri geldiğinde cam dolabın kapağını açar, hangi ekmeği isterse seçerdi. Kimisi pişkin isterdi ekmeğini, dişleri olmayan diğerleri ise yumuşak olsun derlerdi. Sol tarafta kasanın hemen yanında ev tipi bir buzdolabı vardı. Alt kısmında açılmamış yoğurt tepsileri, üzerinde ise meşrubat çeşitleri bulundurulurdu. Sıcak yaz günlerinde içeri sinek girmesin diye düşey iplere geçirilmiş boncuklardan oluşan perdelerle kapatılırdı giriş kapısı. Açmak isteyen ortasında kavrayıp yana çeker içeri girdikten sonra bırakırken şıkır şıkır ses çıkartırdı.   
 
Müşteri olmadığı zamanlar dükkanın içinde ne hayaller kurardık. Bazen hayallerimiz çok aşina olduğumuz tef sesleri ile bölünür kapıya çıkardık. Sokağın başında bir ayıcı elinde sırık, ayısı ve tefiyle görünürdü. "Hadi bakalım, hamamda koca karı nasıl bayılır göster abilere, ablalara.." Biraz kalabalık biriktiğinde tefin ritmine kapılan ayı yavrusu zıp zıp zıplar, ayıcı onun etrafında dönerdi.
 
Klasik numarası ayının sırt üstü yere yatmasıydı. Bu hareket kocakarının hamamda bayılmasını temsil ediyordu. Bazen sırtı ağrıyanlar yere yatar, ayıya sırtını çiğnetirlerdi. Gösteri bittikten sonra ayıcı tefi para kesesi gibi kalabalık arasında dolaştırır nevaleyi toplardı.
 
Akşamları hava karardığında evlere kapanırdık. Tek eğlence kaynağımız radyo. Babam çalıştığı yem fabrikasından 20 kadar civciv getirmiş. Bir mukavva kutunun içinde besliyoruz. Hava soğuk üşüyorlar. Bir gece lambamız vardı küçücük. İçinde civcivler bulunan mukavva kutunun içine yerleştirdik. Geceleri ışığı yakıyorduk. Bu onları karanlıktan kurtarsın diye değil biraz sıcaklık versin diye. Çok faydası da oldu. Hepsi küçük idare lambasının etrafında üşüştüler. Bir yandan havalar ısınırken onlar da çabuk büyüdüler. Küçük bir avlumuz vardı. Köşesine bir kümes yaptık ve artık hepsini dışarı aldık. Önceleri kümesten dışarı bıraktığımız zamanlar kediler kapmasın diye onlara bekçilik yapıyorduk. Hatta bir tanesini de kediye kaptırdık.
 
Çok cambaz, çok fettan, çok yakışıklı olanlar vardı. Çamaşır telinin üzerinde bile durabiliyordu bazıları. Artık her biri kocaman tavuk ve horoz olmuştu. Bir gün babam fabrikanın arabasıyla gelip hepsini götürdü. Çok üzüldük hatta annem ağladı. Biz çocuklar çok gürültü çıkarırdık ama eğer bunlar fabrikaya gitmez ise kesip yemek zorunda kalacağız diye avutmuşlardı bizi. Nasıl keserdik ellerimizde büyüyen bu sevimli yaratıkları.
 
Anneannem ablamın doğumu için Gaziantep'e gitmiş dönerken bana bir Philips marka pilli radyo hediye etmişti. Şimdilerde gençler her halde kendilerine bir araba aldıklarında ancak bu kadar sevinirler. Ama o küçük radyo bana ait ilk eşya idi. Pille çalışan bu radyomu hiç yanımdan eksik etmedim.
 
Geceleri başımı yastığa koyar koymaz radyomun sesini iyice kısıp kulağıma dayıyordum. Gündüzleri karşı yakanın yunan müzikleri, geceleri ise Arap müzikleri dinlemeyi seviyordum. 
 
Bayram geldiğinde bir kağıt üzerine yapıştırılmış mantar dediğimiz patlayıcılar  satılırdı. Bunlar bu iş için imal edilmiş oyuncak tabancalar içinde patlatılırdı. Tetiği çekince iğne şeklinde bir mil mantarın ortasındaki barutlu kısma gelirdi. Bizden büyük olanlar mantarın etrafına halka şeklinde bir tel geçirir, telin bir ucu yine ortadaki patlayıcıya denk getirilirdi. Bu düzenek havaya atıldıktan sonra yere düşmesiyle birlikte yüksek sesle patlardı.
 
 Bir de çıtır pıtır dediğimiz kağıt üzerine dökülmüş patlayıcılar satın alırdı çocuklar bakkaldan.  Kahverengi kısımlarını sertçe yere sürttüğümüzde çata pata sesler çıkarıp rastgele sağa sola sıçrardı. Kızlı erkekli bütün çocuklar üzerimize gelmesin diye kaçışırdık.
 
 
 
 
 
Okula giderken ama ne sıkı giydirirdi annelerimiz bizi. Başımıza geçirilen yünlü örgüden astronot başlıkları, pamuklu fanilalar ve iç donları... Sadece bizimki değil diğer bütün anneler de aynısını yapardı. İzmir'in soğuğu şakaya gelmez....