22 Nisan 2015 Çarşamba

AHLAKİ DEĞERLERİN DİBE VURDUĞU GÜN...

Geçen sene eşimle birlikte katılmayı çok arzu ettiğimiz Selanik turu için hem vakfın İzmir temsilciliğine hem de İstanbul'da vakfın Genel Sekreteri Sefer Güvenç Bey'i telefonla aradım. Her ikisi de iletişim bilgilerimi (isim, tel, e-mail) alarak gezi için yeterli sayının bulunması halinde turun düzenleneceğini ve beni arayacaklarını söylediler. Aradan bir aydan fazla zaman geçmesine rağmen arayan olmadı. Daha sonra ben tekrar aradım. Yeterli müracaat olmadığından maalesef gezinin iptal edildiğini söylediler. Tabii üzüldük ama yapacak bir şey yoktu, seneye katılırız dedik.
Bu sefer işi daha da sıkı tutmaya karar verdim. İzmir çıkışlı Selanik turunu vakfın web sitesinde gördüm. Bundan yaklaşık iki ay kadar önce telefon ederek vakıf yetkilisi Ayşe Kavaslar hanımla görüştüm ve bu sene mutlaka geziye katılmak istediğimizi belirttim. Ayşe hanım iletişim bilgilerimi tekrar alarak talebimizi kayda aldığını, katılımcı sayısına göre ücretin belirleneceğini ve bize daha sonra bilgi vereceklerini söyledi. Ben ne olur ne olmaz katılımcı sayısı yeterli olsun diye, çevremdeki mübadil ailelerine, pek çok üyesi bulunduğum pek çok face book grubuna duyuru yaparak müracaatları doğrudan Ayşe hanıma yönlendirdim. Hatta bazı gruplardan bu işi reklam olarak görenlerin eleştirisini aldım. Bu süre içinde çevreme Lozan Mübadilleri vakfının düzenlediği 27 - 31 Mayıs 2015 (4 gün, 3 gece) Selanik turuna katılacağımızı söyleyerek programımızı buna göre ayarladık. Bu döneme rast gelen ve katılabileceğimiz bazı turları ve etkinlikleri kaçırdık. Gezi tarihine bir aydan biraz fazla zaman kalmasına rağmen vakıftan henüz geri dönüş olmamıştı. 18 Nisan 2015 Cumartesi günü telefon ettim. Genel Sekreter Sefer Güvenç bey çıktı telefona. Kibar ve ilgiliydi. Ayşe Hanım'ın Cumartesi günleri çalışmadığını onun bilgisayarında kaydımızın yapıldığını gördüğünü, İzmir çıkışlı tura Ödemiş'ten de bir grubun katıldığını söyleyerek, pasaportlarımızı sordu. Benim ve eşimin yeşil pasaportu olduğunu söyleyince Pazartesi günü e-mail adresine tur ücretini yatırabileceğim hesap numaralarını göndereceklerini söyledi. Ben de Tire'de oturmam sebebiyle Ödemişlilerle birlikte olmak daha da hoşuma gitmişti. Teşekkür ederek mutlu bir şekilde telefonu kapattım.

OLAY GÜNÜ...

20/04/2015 gerçekten insanlık bir insanlık ayıbına şahit oldum. Ayşe hanım beni arayıp otobüsün dolduğunu, bir grup sebebiyle bize otobüste yer vermeyeceklerini söyledi. Ayşe hanım ben size müracaat ettiğimde her halde ilk müracaat edendim nasıl bunu söylemeye diliniz varıyor dedim. Grubu bölemediğimizden bunu yapmak zorundayız diye gayri ciddi, gayri ahlaki ve hatta gayri insani bir yanıt aldım. Yaşadığım bu olayı bilen ve normal gören vakıf yöneticisi her kim varsa onlara da yazıklar olsun. Bu ne demek biliyor musunuz? Eşinizle lüks bir lokantadan deniz manzaralı bir masaya önceden rezervasyon yaptırıyorsunuz. Bir gün önceden ola ki bir terslik olur diye teyit olsun diye aradığınızda yetkili evet yeriniz istediğiniz gibi hazır sizi bekliyoruz diyor. Siz eşinizi alıp lokantanın kapısına vardığınızda Ayşe hanım benzeri bir zat karşınıza çıkıyor diyor ki beyefendi az önce bir grup müşteri geldi biz de bu grubu bölemedik o yüzden size yer kalmadı. Tek cümleyle YAZIKLAR OLSUN bu basitliğe.
İzmir çıkışlı turdan size sözümüzü tutamadık İstanbul çıkışlı verelim teklifine sadece içimden LANET okudum. Pantolon uyduramadık gömlek verelim gibi. Ben mübadilleri Avrupa görmüş etik değerleri üstün, kültürlü, zeki insanlar topluluğu olarak görür ve bir muhacir/mübadil torunu olarak gurur duyardım. Vakıf bu yazıma nasıl bir cevap verir bilemem ama bana yapılan ve hakaret olarak algıladığım bu hareketi hafifletecek bir mazeret olabilir mi? Ben üst düzey yöneticilik yapmış bir mühendisim, eşim edebiyat öğretmeni, hayatımız boyunca böyle bir muameleye maruz bırakılmadık. TEKRAR YAZIKLAR OLSUN....
Bu yazı ve verilecek cevap mümkün olduğu kadar gazla sosyal medya aracı ve face book grubunda paylaşılacaktır.
Saygılarımla demek isterdim ama maalesef bu sefer bana dokunuyor...
Osman Kadri TOKERI

18 Nisan 2015 Cumartesi

KÖY ENSTİTÜLERİNİN 75. KURULUŞ YIL DÖNÜMÜ

Bugün Tire'de çok güzel bir akşam geçirdim . Orta Park'ta toplanmış yaklaşık 100 kişilik bir gruba katıldım. Atatürk heykelinin önünde bir etkinlik yapılıyordu. Doğrusunu söylemek gerekirse, Belediye Hoparlörlerinden bu etkinliğe çağrı yapılırken ne olduğunu pek anlayamamış, saat 17.00'de sevgili Mustafa Balbay'ın da bir yerlerde konuşacağını ancak duyabilmiştim. İşte bu nedenle çarşıya koştuğumda kendimi bir anda saygıdeğer grubun içinde buldum.
 
İlk olarak saygı duruşuna müteakip İstiklal Marşımız okundu. Köy Enstitüleri eski müfettişlerinden Sn. Mevlüt KAPLAN kısa bir konuşma yaptı. Daha sonra hep birlikte Belediye bandosu eşliğinde Ziraat Marşı seslendirildi. Efeler zeybek oynadı. Son olarak yürüyüş koluyla sinema salonundaki panele katılmak üzere yola koyulduk.
Tire Belediyesi, Kadınlar Meclisi, Atatürkçü Düşünce Derneği ve Cumhuriyet Halk Partisi İlçe teşkilatının organizasyonu oldukça başarılıydı.

Çok kıymetli konuşmacı konuklar davet edilmişti panele. Salona girer girmez masa üzerinde bulunan isim levhalarından Sn. Balbay'ın da bunlardan biri olduğunu anladım.

Köy Enstitülerinin ülke kalkınmasındaki büyük önemini zaten biliyordum. Bu enstitüler ile onun devamı olarak nitelenen öğretmen okullarından mezun büyüklerimizden bazılarını tanımak ve onlarla sohbet etme bahtiyarlığına erişmiştim. Onların fikirleri, sanata bakışları, kültür birikimleri beni her zaman etkilemişti.

Böylesine ulvi bir amaç uğruna ve her türlü imkansızlık içinde kendilerini ülkelerine adamış bu insanlar, benim gözümde dünyanın en şöhretli üniversitelerini bitirmiş kişilerle bile mukayese edilemez. Onların naifliği, dünya görüşü, dostluğu, samimiyeti, vatan sevgisinin yanı sıra mütevazılıkları çok az insana nasip olmuştur. Sn Mevlüt Kaplan, meydandaki konuşmasının son bölümünde 1940 yılında kurulan Köy Enstitülerinin 1952 yılında Demokrat Parti tarafından kapatıldığını söyleyince biraz kafam karıştı. Çünkü benim aklımda kalan bu güzide kurumun İnönü (CHP) tarafından kapatıldığıydı. Neyse, bu konuyu biraz daha araştırmam lazım dedim. Diğer taraftan organizasyon ne kadar başarılı olsa da katılım olması gerekenden çok daha azdı.  Sanırım yeterince duyurulmadı ya da Tire'de Köy Enstitüleri gerçeği yeterince tanınmıyor.
 
Salonda Balbay'ın hatırına olsa gerek kalabalık iki, üç katına çıkmıştı ama yine de koltuklar arasında boşluklar sırıtıyordu. Normalde böyle bir toplantıda değil yer bulmak  kapıdan içeri burnumuzu sokmak mümkün değil iken üçüncü sıraya kuruldum. Konuşmacıların çoğunu tanımıyordum ama program başlayınca hepsinin birbirinden değerli insanlar olduğunu anladım. Hemen yanımda oturan ve öğretmene benzettiğim bir beye sordum. "Öğretmen misiniz?". Evet, dedi emekliyim. "Ortaklar Öğretmen Okulu mezunuyum. Biz, tarlada çilek yetiştirmeden tutun her türlü sanatı öğrendik." Öğretmen olduğuna göre benden daha iyi bileceğini düşünerek, meydandaki konuşmacının Köy Enstitülerini Demokrat Partinin kapattığını söylediğini, oysa ben bunu CHP nin yaptığını biliyordum dedim. Yanımdaki beyefendi kendinden emin bir şekilde "Evet, Demokrat Parti kapattı" deyince, akşam internetten bakarım dedim. Neyse, Eğitimci, Yazar Sn. Asım Öztürk tarafından yönetilen panele başlamadan önce bir multivizyon gösterisi izledik. Zaman zaman Can Dündar'ın Köy Enstitülerini anlatan belgesel filminden alıntılar yapılan gösteri esnasında Can Dündar da Köy Enstitülerinin parti içi baskılara ve toprak ağalarının diretmesine dayanamayan İsmet Paşa'nın kararı ile kapatıldığı ifade etti. Can Dündar'ı seviyor ve söylediklerinde bir kasıt beklemiyorum. Gazeteciliği kurallarına uygun yürütmeye çalışan efendi bir arkadaş. Bunu duyan yanımdaki zat vay canına dedi. Senin dediğin doğruymuş.

Gösteri tamamlandıktan sonra Sn. Asım Öztürk, multivizyon gösterisinde bazı içeriğe katılmadığını, örneğin doğru olanın Köy Enstitülerinin CHP değil, Demokrat Parti tarafından kapatıldığıdır dedi. Böyle bir etkinlik beni duygu selinde boğdu. Film gösterilirken ve konuşmalar yapılırken hep gözlerim doldu. Mamafih,  beni rahatsız eden birkaç konudan ilki de Köy Enstitülerinin kimin tarafından kapatıldığı üzerine yapılan tartışmalar oldu. Neden hata kabul etmiyoruz. Sadece CHP değil, yoluna kurban olduğum Atatürk bile hiç hata yapmamıştır demek mümkün mü? Bu şekildeki putlaştırmalar insanı ve kurumları yüceltmez bilakis onlara zarar verir.

Ben de yanılabilirim ama bana göre Köy Enstitüleri gerekçeleri ne olursa olsun CHP ve İsmet İnönü tarafından kapatılmıştır. Zamanın şartlarında bunun zorunlu olduğuna dair görüşlere saygım sonsuz. Her olay kendi zamanında ve koşullarında değerlendirilmelidir derseniz ona da eyvallah. Şimdi bu koşullara baktığımızda ben şunları görüyorum:

1. Köy Enstitüleri her türlü dogmatik bilgiden uzak, ilim, fen ve sanata yakın duruşuyla kolay kandırılamayan, kolay sömürülemeyen, eğitimli bir nesil yetiştirmeye başlamıştı. Din tüccarları, örümcek kafalılar, toprak ağaları bunlardan rahatsız oldular. Hükümetin askeri ve sivil kökenli kanatları arasında Köy Enstitüleri mevzuu ciddi görüş ayrılıklarına sebep oldu. 1945 yılından itibaren çok partili döneme geçilmeden önce Köy Enstitüleri halka yeterince anlatılamadı. Buna karşı duran yobaz takımının sadece "bu kurumlar komünist yuvası oldu" demesiyle bütün halkı yanına çekmesi bir oldu. Köy Enstitülerinin amacı kitlelere iyi aktarılamadı. Yani CHP'nin niyeti ne kadar iyi de olsa, aynen bugün olduğu gibi o zaman da halktan kopuk kalmış.  
2. Sovyetler Birliği'nin başındaki Stalin'de boş durmamış tabii. Genç bir Cumhuriyet kurda kuzu gibi görünüyor. Kars, Artvin ve Ardahan'ın yanı sıra boğazlarda askeri üs istemiş. ABD'nin kucağına atmış o zaman bizi. İnönü çaresiz, ABD'nin kapısını çalmış. Tabii bu yardım şartsız olmaz. Başlangıç olarak Ankara'daki Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü öğrenci alımını durdurmuş. Meşhur Truman doktrini "Komünizmin panzehri İslam'dır" çerçevesinde kuran kursları ve imam hatip okulları açılmaya başlanmış.

CHP yukarıdaki iki ana faktörün etkisi ile hem seçim kaybetmemek uğruna, hem de Sovyet korkusuyla Köy Enstitülerinin kapatılması kararına karşılık yine de seçimi kaybetmiştir. Günümüzde Türkiye o kadar küçük bir lokma değil komşularımız için. Lakin, işin özünde ABD planları adım adım uygulanırken, görünürde güya birkaç oy devşiririm ümidiyle bir yandan "Bekaroğlu" gibi Saadet Partisi görüşündeki şahısları partiye buyur ederken diğer yandan yürekleri Atatürk, onun devrim ve ilkeleri içim atan benim gibi insanları kör arayışlar içine iten parti yöneticileri bugün aynı hatayı yapmıyorlar mı?
 
Panele dönersek, ilk konuşmacı, akşam Ege TV'deki programı sebebiyle Bornova Belediye Eski Başkanı ve CHP İzmir Milletvekili adayı Prof. Dr. K. Okyay Sındır oldu. Güzel bir konuşma yaptı.
Milletvekili olarak CHP'ye yakışacağına inanıyor, kendisine başarılar diliyorum. Akşamın yıldızı bence Sn. Huriye Saraç'tı. O kadar samimi, o kadar sıcak konuştu ki gözlerim dolu izledim.  Zarafeti, giyimi konuşması ile tam bir Atatürk Cumhuriyeti  kadını. Kalkıp elini öpmek istedim. Konuşmacılardan biri öğretmen öğrencisine  öpmek için elini vermezdi deyince biraz kendime geldim. Ama sımsıkı sarılmak, öpmek istedim bu cefakar insanları.
 
Huriye hanımefendi sözünü bitirirken zarif bir şekilde bir aczini paylaştı. "Hep bir soruya muhatap oluyorum yıllar boyunca"  dedi. "Neden yeniden kurmuyorsunuz Köy Enstitülerini?" "Nasıl?" dedi. "Nasıl?". Bu sessiz çığlığında ülkenin geldiği durum ve çaresizlik yattığını gördüm. Bu soruyu ben de soruyorum? Neden böyle güzel bir kurumu yeniden tesis edemiyoruz.



Önce eğitim elbette. Halkımız böyle kurumlardan yetişen insanlarla sömürünün sona ereceğini anlamalı. Eşit, kardeşçe ülkenin gelirlerini paylaşabileceğimizi, vurguna soyguna dur denilebileceğini. Bir önceki yazımda yazmıştım demokrasi konusunu. Ne demişti Eflatun tam 2.400 yıl önce. Demokrasi eğitilmiş toplumda işe yarar. Eğer toplum cahilse bu yönetim sistemi demagoglar ve diktatörler doğurur. Halkın eğitimi öğretmenlerle olur. Öğretmen mesleklerin en yücesi, Köy Enstitüleri eğitimin doruk noktasıydı. Neden kapatıldı, kim kapattı, niçin açılmıyor belli aslında. Eğitim şart bunları yeniden faaliyete geçirmek için. Ama öyle bir eğitim lazım ki, aynı Köy Enstitüsünde verilen eğitim kalitesinde olacak. Geldik mi tavuk yumurta meselesine...
 
Sırada Köy Enstitüleri duayenlerinden Sn. Mevlut Kaplan beyin konuşması vardı.
Konuşurken yaşar gibiydi o günleri. Arkadaşlık, dostluktan bahsetti. İşten, emekten bahsetti. Öğretmenlerinden bahsetti.
Anamızdı, babamızdı diyerek. Aslına bakarsanız yaşı en fazla olan oydu ama konuşmasının tamamını ayakta ve mikrofonsuz yaptı. "Ne zaman çağırırsanız..." dedi, gelirim. "Gelirim size, anlatırım o günleri" tüm coşkusuyla.
Konuşmasının sonuna doğru kulisteki hareketlenmeden Balbay'ın geldiğini anladık.
Aferin Balbay'a! Değerli konuşmacıyı bölmeden, saygılı bir şekilde sessizce, kedi gibi masanın arkasından gitti oturdu yerine.

Ben Tire'ye yeni yerleştim. Eşim de bir öğretmen. Halen kendimi gözlemci statüsünde görüyorum. Birkaç konuda canım sıkıldı bu güzel akşamda demiştim. İlk olarak  Köy Enstitülerini CHP değil Demokrat Parti kapattı diyenleri yukarıda anlattım. İkincisi panel kültürünü öğretmen okulundan mezun olanlar da eksik öğrenmiş maalesef. Telefonlar çaldı. Ha olmaması lazım ama velev ki unutmuş olsunlar. Yok arkadaş. "Ben şu anda paneldeyim. İşte sen ne yaptın çift sürdün mü?, Ayşe çocuğu okuldan aldı mı?" şeklinde bir muhabbettir gidiyor. Belki bu tür toplantılarda cep telefonlarının kapatılması yönünde bir ikaz faydalı olur düşüncesindeyim. Sıra Mustafa Balbay'a gelince, (Sn. demek biraz resmiyet katıyor. hiç tanışmasak da onu kardeşim gibi görüyorum) o esprili konuşmasıyla ilgi toplamayı başardı.

Her politikacının yaptığı gibi ben bu eğitim işine el atacağım diye namus şeref sözü verdi. Bir de adet haline gelen Balbay'ın Tire gecikmelerine son vereceğine dair elinden geldiğince çaba sarf edeceğine dair bir sözü daha vardı. Ben şahsen Sn. Kemal Kılıçdaroğlu'nu eskiden olduğu gibi parti genel sekreterliği görevinde görmek istediğim gibi Mustafa Balbay'ı da hep gazeteci olarak görmek isterim. Ankara'da, Cumhuriyet gazetesindeki bürosu bizim ortak iş yaptığımız proje firmasıyla komşuydu. Binaya bakınca içerde hep onun oturduğunu hayal ederdim. Rahmetli Uğur Mumcu'nun yerini dolduruyordu. Ama madem kader onu politikacı yaptı; ona da sormak isterdim Bekaroğlu'nun partiye olan kazancını kaybını... Ne derdi acaba? Demagoji mi yapardı, yoksa evet bence de yanlış bir karar mı derdi parti disiplinini umursamayarak. Ben ikinci Balbay'ı severdim o zaman.

Mustafa Balbay, konuşmasının ardından başka programı olduğunu söyleyip salondan ayrılırken onun peşinden salonun yarısı da boşaldı. Söz sırası Eğitimci-Yazar Sn. Hidayet Karakuş'a gelmişti. Sayın Karakuş, doğal olarak salonun boşalmasına biraz bozuldu. Ama "Assolistler sahneye en son çıkar" diyerek kendine biraz paye vererek durumu idare etti. Oldukça birikimli bir beyefendi. Milli Eğitim konusunda alt yapısı, fikirleri olan bir zat-ı muhterem. Ama bu çalışmalar maalesef CHP de karşılık bulamıyor. Sn. Kemal Anadol'a gitmiş, bak demiş benim şöyle şöyle projelerim var. Hele demiş, Anadol, seçimi kazanalım gerisi kolay. Diğer CHP yöneticilerinden de destek görmediğinden yakındı. Hoş, eğer bugün bir partili olsaydı aynı şekilde mi konuşurdu yoksa Balbay'ın da yavaş yavaş alışmaya başladığı gibi Genel Başkan'a methiyeler mi düzerdi bilemem. İşte siyaset böyle bir şey.

Sayın Karakuş'tan çok faydalandım. Ancak rahatsız olduğum son konu da maalesef kendisiyle ilgili. Eğer kılık kıyafetin önemine onca vurgu yapmasaydı ben de bunu asla konu etmeyecektim. Ama "bazı solcular, kot pantolonla sınıfa girmeyi kişisel özgürlük sayıyorlar" dedi. Hatta Yalova Valisi'nin bir öğretmene yaptığı uyarıyı özünde haklı bulduğunu ancak ikazının öğrenci önünde yapılmasını yanlış olduğunu söyledi. Bu da bir görüştür der saygı da duyarım ancak, bizlere olan saygısı gereği o yaşına rağmen konuşmasını ayakta tamamlayan Sn. Mevlut Kaplan başta olmak üzere diğer bütün erkek konuşmacılar panele kravat takıp geldikleri halde, tek kravatsız konuşmacı kılık kıyafet üzerine onca laf eden Sn. Karakuş'un olması ilginçti. İnsan bazen kendini görmüyor mu ne? Eğer kılık kıyafet bu kadar önemli ise ve konuşmanda kıyafete bu kadar görev yüklemiş isen, hele Atatürk'ün Türkiye'sinde böyle bir panele konuşmacı oluyorsan özür dilerim ama kravatını takacaksın arkadaş. Biraz düşününce batıdan kopup gözünü Arabistan'a çeviren AKP hükümetinden etkilenmiş gördüm ben şahsen sevgili hocamızı. Ama neyse ki fikirlerini korumayı bilmiş. Ben yine de Bekaroğlu yerine Sayın Hidayet Karakuş'un aday olarak gösterilmesini isterim canı gönülden.

Son olarak Tire Girit Festivalinden sonra Köy Enstitülerinin kuruluş yıldönümüne verdiği destekle Tire Belediyesi bir kez daha kalbimi fethetti. Emeği geçenler sağ olsun, var olsun...                     
 
 
 

16 Nisan 2015 Perşembe

ÇOCUKTUM UFACIKTIM, TOP OYNADIM ACIKTIM...

Yaşamımda ilk tanıdığım meslek bakkallık desem yanlış söylememiş olurum. Kaç tane 50 yıllık arkadaşınız var? Benim sadece bir tane, Mustafa. Babası küçük bir bakkal dükkanı işletiyordu. Okul dışı zamanlarımda Mustafa ile birlikte o ufacık dükkanda bulurdunuz beni. Arasında bir kapı bulunan iki bölümden oluşurdu dükkan. Esas bölüm 10 m2 den daha geniş değildi. Duvarlara dizilen raflarda çay, kesme şeker gibi ürünler sergilenirken bunların önünde küçük çuvalların içinde açık olarak satılan kuru fasulye, pirinç, toz şeker bulunurdu. Kasanın hemen önünde ise her bir kenarı 30 cm, küp şeklinde bisküvi tenekelerinden bir kaç çeşit bulunurdu.
Üst kapağı arkadan menteşeli ve cam çerçeveli bu bisküvi kutularında pötibör, kaymaklı çeşitleri bulunurdu. Ayrıca içi kaymak veya kakao kremalı gofretler vardı. Hangi cins bisküvi olduğu kolay görülsün diye kutular bir demirden bir çerçeve ile öne doğru hafif meyilli konuma getirilir, müşteriye kese kağıdı içinde tartılarak sunulurdu. Çok hafif çekerdi bu bisküviler. 250 gramı bile olsa eve ani gelen misafire çayın yanında pasta gibi sunulabilirdi. Pötibör ve finger çeşitleri dışında enva-i çeşit bisküviler, krakerler yoktu o zamanlar. Evlere misafirliğe gitmek için önceden çocuklar gönderilir, "bir maniniz yoksa annemler misafirliğe gelmek istiyorlar" diye söylenirdi. Ev sahipleri eğer çok elzem bir durum yoksa "buyursunlar, gelsinler" diyerek cevap yollarlardı. Yine de paket bisküvilere göre daha da ucuz olan kutu içindeki açık bisküviler dar gelirlilerin her zaman tercihiydi. Misafir henüz gelmeden çay hazırlığı başlanır, misafir geldikten sonra vakit geçirmeden kolonya ve şeker ikram edilirdi. Bazen şekerin yanında ikram edilen lokum bile ev sahibine prestij kazandırırdı.  
 
Dükkandan içeri girildiğinde sağdaki kapı küçük bir odaya açılırdı. Burada sadece altında bir musluğu olan gazyağı varili ile temizlik malzemeleri yer alırdı. Gıda dışındaki ürünlere kokusu sinmemesi için açıkta toz deterjan, arap sabunu, klorak dediğimiz çamaşır suyu gibi ürünlerin hepsi bu bölümde tutulurdu.
Depo olarak kullanılan bu bölümün dışarıya açılan bir kapısı daha vardı. Dar bir yer olduğu için müşteri buraya girmez, dükkanın içinde beklerdi. Soba ve mangallarını yakmak için gaz yağına ihtiyacı olan kişiler yanlarında getirdiği cam şişeyi bakkala verir, bakkal da varilin altındaki musluğu açarak gaz yağını yarım veya bir litrelik ölçülere boşalttıktan sonra bir huni vasıtasıyla şişeyi doldururdu. Star marka açık deterjan 10 kg lık naylon paketlerden bir plastik kürek vasıtasıyla alınır kesekağıtlarına ya da gazete kağıdından yapılan fişeklere doldurulurdu. O zamanlar pek naylon poşet kullanılmazdı ama görünümü de kokusu da hoş olmayan arap sabunu bir kaşık yardımıyla naylon poşetlere konulup tartılırdı.
 
Sarı renkli bu temizlik malzemesi en çetin yağ ve kirleri temizlemekte bir numaraydı. Tamirciler de elleri yağa bulandığında musluklarının bir köşesinde arap sabunu bulundururlardı.      
 
Mustafa'ya yardım etmek hoşuma gidiyordu. O babasından epey bir şeyler kapmış olmasına karşılık ben henüz çok acemiydim. Müşteri, yarım kilo toz şeker istediğinde Mustafa, kesekağıdına bir kürek atar atmaz terazinin okları öpüşürdü. Bense küçücük ellerimle kesekağıdının ağzını açacağım, küreği şeker çuvalına daldıracağım, yerlere dökmeden içine boşaltacağım diye ecel terleri dökerdim. Tabi istenen ağırlık tartıda ya az gelir ya da çok. Çoksa boşaltırsın, bu sefer az gelir yeniden eklersin. Yani bu iş bana bırakılsa bir müşteriyi gün boyunca oyalardım herhalde. Neyse ki acemiliği oluyor her işin, bu toz şeker tartmak bile olsa. Sonraları ben de bu işe bayağı alıştım. Bir kilo toz şeker istendiğinde uygun kesekağıdını seçer, ağzını açar içine bir kürek marifetiyle yere dökmeden şekeri doldurur ve tartmak üzere terazinin kefesine koyardım. Ya biraz fazla ya biraz az gelirdi ki artık elimdeki kürekle bunu ayarlamak basitti.
 
Kapıdan içeri girildiğinde bir vitrin dolabı bulunurdu. Dolap dediysem buz dolabı sanılmasın. O gün satılacak yoğurt tepsileri, peynir çanakları, zeytin, nebati yağlar, çikolata vs. vardı burada. Sol tarafta yerden tavana kadar yükselen camekanlı bir ekmek dolabı yer alırdı. Sıcak ekmeğin kokusunu ilk kez bu dükkanda içime çektim.
 
Ekmekler dikine sıralanırdı dolabın içine. Müşteri geldiğinde cam dolabın kapağını açar, hangi ekmeği isterse seçerdi. Kimisi pişkin isterdi ekmeğini, dişleri olmayan diğerleri ise yumuşak olsun derlerdi. Sol tarafta kasanın hemen yanında ev tipi bir buzdolabı vardı. Alt kısmında açılmamış yoğurt tepsileri, üzerinde ise meşrubat çeşitleri bulundurulurdu. Sıcak yaz günlerinde içeri sinek girmesin diye düşey iplere geçirilmiş boncuklardan oluşan perdelerle kapatılırdı giriş kapısı. Açmak isteyen ortasında kavrayıp yana çeker içeri girdikten sonra bırakırken şıkır şıkır ses çıkartırdı.   
 
Müşteri olmadığı zamanlar dükkanın içinde ne hayaller kurardık. Bazen hayallerimiz çok aşina olduğumuz tef sesleri ile bölünür kapıya çıkardık. Sokağın başında bir ayıcı elinde sırık, ayısı ve tefiyle görünürdü. "Hadi bakalım, hamamda koca karı nasıl bayılır göster abilere, ablalara.." Biraz kalabalık biriktiğinde tefin ritmine kapılan ayı yavrusu zıp zıp zıplar, ayıcı onun etrafında dönerdi.
 
Klasik numarası ayının sırt üstü yere yatmasıydı. Bu hareket kocakarının hamamda bayılmasını temsil ediyordu. Bazen sırtı ağrıyanlar yere yatar, ayıya sırtını çiğnetirlerdi. Gösteri bittikten sonra ayıcı tefi para kesesi gibi kalabalık arasında dolaştırır nevaleyi toplardı.
 
Akşamları hava karardığında evlere kapanırdık. Tek eğlence kaynağımız radyo. Babam çalıştığı yem fabrikasından 20 kadar civciv getirmiş. Bir mukavva kutunun içinde besliyoruz. Hava soğuk üşüyorlar. Bir gece lambamız vardı küçücük. İçinde civcivler bulunan mukavva kutunun içine yerleştirdik. Geceleri ışığı yakıyorduk. Bu onları karanlıktan kurtarsın diye değil biraz sıcaklık versin diye. Çok faydası da oldu. Hepsi küçük idare lambasının etrafında üşüştüler. Bir yandan havalar ısınırken onlar da çabuk büyüdüler. Küçük bir avlumuz vardı. Köşesine bir kümes yaptık ve artık hepsini dışarı aldık. Önceleri kümesten dışarı bıraktığımız zamanlar kediler kapmasın diye onlara bekçilik yapıyorduk. Hatta bir tanesini de kediye kaptırdık.
 
Çok cambaz, çok fettan, çok yakışıklı olanlar vardı. Çamaşır telinin üzerinde bile durabiliyordu bazıları. Artık her biri kocaman tavuk ve horoz olmuştu. Bir gün babam fabrikanın arabasıyla gelip hepsini götürdü. Çok üzüldük hatta annem ağladı. Biz çocuklar çok gürültü çıkarırdık ama eğer bunlar fabrikaya gitmez ise kesip yemek zorunda kalacağız diye avutmuşlardı bizi. Nasıl keserdik ellerimizde büyüyen bu sevimli yaratıkları.
 
Anneannem ablamın doğumu için Gaziantep'e gitmiş dönerken bana bir Philips marka pilli radyo hediye etmişti. Şimdilerde gençler her halde kendilerine bir araba aldıklarında ancak bu kadar sevinirler. Ama o küçük radyo bana ait ilk eşya idi. Pille çalışan bu radyomu hiç yanımdan eksik etmedim.
 
Geceleri başımı yastığa koyar koymaz radyomun sesini iyice kısıp kulağıma dayıyordum. Gündüzleri karşı yakanın yunan müzikleri, geceleri ise Arap müzikleri dinlemeyi seviyordum. 
 
Bayram geldiğinde bir kağıt üzerine yapıştırılmış mantar dediğimiz patlayıcılar  satılırdı. Bunlar bu iş için imal edilmiş oyuncak tabancalar içinde patlatılırdı. Tetiği çekince iğne şeklinde bir mil mantarın ortasındaki barutlu kısma gelirdi. Bizden büyük olanlar mantarın etrafına halka şeklinde bir tel geçirir, telin bir ucu yine ortadaki patlayıcıya denk getirilirdi. Bu düzenek havaya atıldıktan sonra yere düşmesiyle birlikte yüksek sesle patlardı.
 
 Bir de çıtır pıtır dediğimiz kağıt üzerine dökülmüş patlayıcılar satın alırdı çocuklar bakkaldan.  Kahverengi kısımlarını sertçe yere sürttüğümüzde çata pata sesler çıkarıp rastgele sağa sola sıçrardı. Kızlı erkekli bütün çocuklar üzerimize gelmesin diye kaçışırdık.
 
 
 
 
 
Okula giderken ama ne sıkı giydirirdi annelerimiz bizi. Başımıza geçirilen yünlü örgüden astronot başlıkları, pamuklu fanilalar ve iç donları... Sadece bizimki değil diğer bütün anneler de aynısını yapardı. İzmir'in soğuğu şakaya gelmez....  

 

  
    

TAYO-KRASİ

YAKLAŞIK 2 400 YIL ÖNCE SÖYLEMİŞ BUNLARI AMA ANLAYAN KİM?
 
 
Demokrasinin asıl prensibi halkın egemenliğidir. ama milletin kendini yönetecekleri iyi seçebilmesi için iyi eğitim görmüş olması şarttır. eğer bu sağlanamazsa demokrasi, otokrasiye geçebilir. halk yüceltilmeyi sever. onun için ağzı iyi laf yapan, güzel söz kullanan demagoglar, kötü insanlar dahi olsa başa geçebilirler. oy toplamasını becerebilen herkesin devleti idare edebileceği zannedilir.
Unutmayın ki; DEMOKRASİ BİR EĞİTİM İŞİDİR. eğitimsiz kitleler ile demokrasiye geçilirse OLİGARŞİ olur. böyle olduğu takdirde DEMAGOGLAR türeyecektir. demagoglardan da DİKTATÖRLER çıkar.

15 Nisan 2015 Çarşamba

DEMO-KRASİ

Sözlük anlamı Halk-İktidarı. Yani halkın kendi kendini yönetmesi. Yönetim biçimimiz kağıt üzerinde bu olsa da özellikle bizim ülkemizde bu kocaman bir kandırmaca. Bu bakımdan iç huzuru içinde oy kullanmak beni rahatsız ediyor. Futbol takımı tutar gibi parti tutuyor ve fanatikleşebiliyoruz. Demokrasi içine olması gereken ilgisizler ve malum şekillerle yönetime girmiş bilgisizler (bu en hafif tanım olmalı) halkı iktidarını ne kadar temsil edebilir.   
Demokrasinin olmazsa olmaz şartlarına bakalım:
Siyasal hak ve özgürlükler mevcut mudur ve etkin bir şekilde korun­makta mıdır? Hayır
Hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü anlayışı işlerliğe sahip midir? Hayır
Kuvvetler ayrılığı gerçek anlamda mevcut mudur ve uygulanmakta mı­dır? Hayır
Kamu yönetiminde ve tüm siyasal süreçte açıklık/şeffaflık geçerli mi­dir? Hayır
Sivil toplum kuruluşları toplumsal istek oluşumunda ve bunun siyasal karar alma sürecine aktarılmasında etkin midir? Hayır
Barış, hoşgörü, diyalog, uzlaşma gibi kültürel değerler toplumda mev­cut mudur? Hayır
Din ve devlet işleri birbirinden ayrılmış mıdır? Hayır
Laiklik ve aynı zamanda din ve vicdan özgürlüğü güvencede midir? Hayır
İktidarın güç ve yetkileri sınırlı mıdır? Hayır
 
İbret-i alem için bir tanesine evet diyebilseydik bari. Ülkemizdeki fiili yönetim şekli Tayo-krasi (Tayyip İktidarı). Peki diğer partiler farklı mı? Bence hayır. Bakmayın şimdi pek çok kişi biz farklıyız diyecekler. İşte bunlar parti fanatiği. Önce kendi parti içi demokrasinin tesisi, başkan ve yönetime yalakalığın ortadan kalması lazım.
CHP nin son seçimler için adaylarının büyük bir kısmını ön seçimle (parti üyelerinin oylarıyla) belirlemesi takdire şayan. Ancak parti başkanı önseçime katıldığı halde Bekaroğlu gibi CHP felsefesinin yanından geçmemiş şahısları kontenjandan aday göstermeyi aklım kesmiyor. Yani şimdi Bekaroğlu'nun güzel hatırı için muhafazakar Saadet partisine yönelmiş kitle CHP yi iktidara mı taşıyacak? Gerçek parti felsefesini içine sindirmiş kitleyi avucunuzdan kaçırıyorsunuz beyler.
 
Hani söylemeden duramayacağım, Anadolu Partisi Genel Başkan yardımcılarından biri, İzmir ANAP ve MHP il başkan ve başkan yardımcılıklarında bulunmuş. Bakmış ki MHP bunu aday göstermiyor CHP ye sıcak bakıyorum demiş. Neyse ki, CHP de kadrolar dolu olduğu için kapıdan dönmüş. Bir de ne göreyim şimdi Anadolu Partisi İzmir liste başında aday. Ha ne olur ne olmaz demiştir. Anap da ilk seçimlerinde milletvekili adayı bulamazdı.
 
Hiç aday kalmamış gibi, Ankara'ya Belediye Başkanı adayı gösterilen Karayalçın yüzünden ilk defa MHP adayı Mansur Yavaş'a oy kullandım. CHP utansın. Bir seçim sonra beni eleştiren CHP liler gittiler bu sefer CHP adayı Mansur Yavaş'a oy verdiler. Mühim olan bu seçimlerde MHP Mansur'u desteklemediğinden Melih Gökçek 5. sefer mi ne aradan sıyrılarak kıl payı bir kez daha Ankara Belediye Başkanlığını aldı. Karayalçın mı? Şimdi bildiğiniz gibi İstanbul İl başkanı. Ben bu Murat Karayalçın hakkında yaşadıklarımı duyduklarımı söylemek istemiyorum. Ama gerçekten hiç mi adam yok CHP de yoksa hiç mi akıl yok. Bu kafayla ülkeye demokrasi de gelmez AKP de gitmez. Bizler sadece piyon olmaya mahkumuz. Maalesef. 

 

13 Nisan 2015 Pazartesi

2. GİRİTTEN TİREYE LEZZET ve KÜLTÜR FESTİVALİ


Beklentilerin üzerinde gerçekleşen GİRİT KÖYÜ festivaline TİRE Belediyesinin büyük katkıları kendini göstermiş.
Gurur duyduğum bu etkinlik önümüzdeki yıllarda daha  fazla ses getirebilir.
Giritlilerin Tire temsilcisi, Sn. Başkan'ın konuşmaları güzeldi. Mudanya Belediye temsilcisinin Sn. Tayfur Çiçek'e takdim ettiği zarif hediye ve yaptığı konuşma büyük jestti.  2.500 kişi civarında katılım olduğu söyleniyor. Ben de aynı fikirdeyim.
 
Tarsus'tan, Mudanya'dan, Mersin'den hatta Japonya'dan değerli konuklar vardı. Ulaşım problemi yaşandı. Dar yollar bu kadar kalabalığı taşıyamadı. Umarım gelecek seneye gidiş/dönüş güzergahları yapılır.
 
Belediye Kültür İşleri Müdürlüğünde görevli sunucu arkadaş başarılıydı. Belediyenin kültür işlerinden sorumlu bu biriminin oratoryo grubu zaman zaman vasat zaman zaman etkileyici bir grafik çizdi. Halk Oyunları ekibi gayet iyiydi. Tire'mizin Anadolu Ateşi oldular. Mavro amca manileriyle coşturdu. Kendini de akışa o kadar kaptırdı ki sahneden zor indirdiler. Ama asla sıkıcı değildi. Sanırım programın zaman akışı açısından problem olmuştu.
 

Turgutlu Mahallesi'ni merak ediyordum. İlk kez görme fırsatım oldu. Festivale ev sahipliği yapacak madem biraz desteklenip elden geçirilmesi gerektiğine inanıyorum. Köy sakinlerinden yetmiş bir yaşındaki bir abimiz bugün çok duygulanmış. Beni yolda durdurdu. Adeta inanamıyordu. "Bu yaşıma kadar burada oturuyorum. Köyümüz böyle kalabalık görmedi." diyor, olan bitene hala inanamaz gibiydi.
 
Köyün Kültür Odası güzeldi ama biraz daha zenginleştirilmesi daha iyi olacaktır. Odada Giritli bir teyze bulur da kaçırır mıyım? Gülşen teyzem, eski muhtarın eşiymiş. Yirmi altı yıl önce ölen eşini gözleri dolarak anlatıyordu rahmetli neler yaptı bu köye diyerek...
 

Derken bir ses geldi yukarılardan. Hızlı bir tempoda Tak, tak, tak, tak... Başımı kaldırdığımda bir çift hacı leylek. Onlar en güzel yeri kapmışlar bir elektrik direğinin üzerine yaptıkları yuvada. Biz mi onların misafirdik, yoksa onlar mı Giritlilere misafir oldular...
 
 
Serhan Aydın Beyin babası İbrahim Beyle tanıştık ama maalesef kendisiyle bu fırsatı bulamadık. Evet bu etkinliğin yıldızıydı. Tanıtım güzel yapıldı. Dernekler ve facebook grupları iyi çalıştı. Bence bu maya tuttu ama şimdi beklentiler daha da yükseldi.
 

Sanat Müziği konseri güzeldi. Ondan önce sahne alan ve gitarla bir koroya eşlik eden beyefendi beni bağışlasın ismi aklıma gelmedi muhteşemdi. Özellikle Atatürkçü türkü sözleriyle.
 
Onca aracın festival sonunda bir anda köyü boşaltması en az iki saati alır diye düşündüm. Henüz yemek yarışması sonuçlanmamıştı ama benim randevuma yetişmem gerekiyordu. Sanırım bir etkinlik daha kalmıştı maalesef onu göremedim.
 
İlk festivale 450 kişi katılmış. Bir röportajında Serhan bey bu sefer 1.000 kişi bekliyoruz demiş. 2.500 oldu. Yani ilk festivale katılan sayının 5 katından fazla. Seneye hedef 15.000 kişi mi olacak. Yok o kadar olamaz... Ne Turgutlu mahallesi kaldırır bunu ne de yolları... Ancak  aşağıda güzel bir türküsünü paylaştığım Tireli müzisyen Muammer Ketencoğlu  festivalin gecesinde  Tire Stadyumunda bir konsere davet edilse...  İşte o zaman süper olur değil mi? Bu sefer reklamını yapmak dışında pek katkımız olmadı  ama  bir Giritli olarak gelecek sefer üzerimize düşen  elimizden  gelen ne varsa seve seve... 
 
 
 
Emeği geçenlerin hepsine sevgi ve saygılarımı sunuyorum. Ne mutlu sizlere....
 
Osman Kadri TOKERI  
 

 

 

 

 
 

CANAN ANDERSON-HÜSNÜ ŞENLENDİRİCİ SULTANİ YEGAH SİRTO


11 Nisan 2015 Cumartesi

GÜLELİM DÜŞÜNELİM (1)


Rahip, doktor ve mühendis bowling salonunda sıranın kendilerine gelmesini beklemektedirler.
Mühendis: "Bu adamlar ne yapıyor böyle, 15 dakikadır bitirmelerini bekliyoruz."
Doktor: "Bilmiyorum ama hiç böyle bir saçmalık görmedim."
Rahip: "İşte görevli geliyor, onunla konuşalım."


Rahip: "Merhaba, şu grup ne zaman çıkacak, neden bu kadar yavaşlar?"
Görevli: "Onlar kör itfaiyeciler. salonumuzda geçen sene çıkan yangında gözlerini kaybettiler. Bu yüzden istedikleri zaman burada ücretsiz oynamalarına izin verildi.
Rahip: "Ne kadar üzücü, bu akşam onlar için dua edeceğim."
Doktor: "Çok güzel bir fikir, ben de hastanedeki doktor arkadaşlarla konuşup onlar için bir şeyler yapabilir miyiz diye bakacağım."
Mühendis: "Bu adamlar neden geceleri oynamıyorlar?"
...........................

Yukarıdaki fıkra kahramanlarından biri rahip olduğuna göre ve belki daha da önemlisi bizim memlekette bir şantiye mühendisinin bowling salonlarına ayıracak zamanı olamayacağına göre, olay ülkemizde geçmiyor. Diğer taraftan  mühendis (gelişmiş ülkelerdekinin aksine) sadece zamanı en iyi şekilde kullanmaya şartlanmış olduğuna göre bu bir Türk saha mühendisi olmalı...        

Zira ülkemizin sistemi şantiye mühendislerine kendilerine ayıracak pek zaman bırakmaz . Tek amaç işi en kısa sürede en ucuza mal etmektir. Bunu ne kadar başarırsanız patron gözünde o kadar iyi mühendissiniz. İş güvenliği ve işçi sağlığı, kalite kontrol, teknik şartname, ar-ge asla öncelikli işlerimiz arasında değildir. Genel olarak çoğu göz boyamaktan ibarettir.  Tek başlarına ne patronlar ne de mühendisler hatalı... Başta belirttiğim üzere sorunumuz sistem. Kim bu sistemin sorumlusu?


Meclis gerekli yasaları çıkarmış mı? Evet, yabancılardan kopyalansa da yine elimizde epey bir şeyler var. Hatta yönetmelikler, tüzükler vs. dokümanla kafaları iyice karıştıracak düzeyde, belki gereğinden fazla. 

Bu yasaları uygulayacak olan İşveren, denetleyecek olan yürütmenin emrinde çalışan devlet kurumları. İşveren daha çok kazansın diye hem iş süresini uzamasına sebep olan  hem de maliyet arttırıcı bu işlerden kaçar. Diğer taraftan devlet kurumlarında yaptırım gücü olan hükümet de denetleme ve kontrol görevini hakkınca yapmamaktadır. Bir olay vuku bulduğunda; ya da nadiren de olsa bir şikayet söz konusu ise,  olay ister yolsuzluk ister kaza olsun, "yapılan iş yasa dışıdır, gerekli soruşturma başlatılmıştır" nev'inden açıklamalar duyarız hükümet yetkilileri ya da bürokratlarından.

Bir olayın vuku bulması veya şikayet edilme halleri buz dağının görünen kısmı bile değildir. Pek çok işte yolsuzluk su yüzüne çıkmaz, kazalara ramak kalır. Yurdumuzda pek çok mühendislik eseri kaliteden ve yaratıcılıktan yoksun, sosyalleşmeden uzak bırakılmış, düşük ücretlerle emeği sömürülmüş teknik, idari ve işçi kadrolarıyla tamamlanıp devlet tarafından kabulleri yapılmıştır. Kaza veya yolsuzluk durumlarında kusuru olanları tespit etmesi beklenen yargı da ne ölçüde adil kararlar veriyor ortada. Şimdi o da hükümetlerin elinde tamamen  oyuncak olmuş durumda...

Neden onca para harcayıp yol yaparız da, biraz yağmur yağdığında üzerinde göller oluşur. Mühendislik hatalarıyla dolu yollarımızda her gün kazalar olur, nice canlar yitirilir. Sürücüleri alırlar içeri tek suçlu onlarmış gibi. Kusurlu bir yolun devlet adına kabulünü yapan kişilerin ceza aldığını duydunuz mu hiç? Sürücü hata yapabilir ama asıl olan onu kaza olduğunda değil kaza yapmadan tespit etmek, eğitmek değil mi?

Yakında seçimler var... İnanınız beğenmediğimiz Arap ülkelerinde bile bu konulara çok daha fazla önem veriliyor. Hangi partimizin programında ya da seçim vaatlerinde bu var? Belki de en önemlisi kaçımız bu konunun farkında? Kazada ölenler Allah'ın takdiri, yolsuzluğun paralellikle açıklandığı bu ülkede...




10 Nisan 2015 Cuma

Kuru Fasulyeli Arapsaçı


Malzeme:
1 kg. arapsaçı 1 su bardağı kuru fasulye 1soğan
1 çay bardağı zeytinyağı 1 limon

Yapılışı:
Bu yemek için emaye bir tencere kullanın. Arapsaçını kaynar suya ve ateşi söndürün. Tencerenin kapağım kapatıp yarım saat dinlendirin, fasulyeyi ayrıca haşlayın. İri bir soğanı rendeleyip zeytinyağıyla birlikte tencereye koyun. İyice kavrulmadan iki bardak su ekleyin ve 10 dakika tamam. Sonra arapsaçını süzün ve emaye tencerede kaynayan soğanlı suya Bir iki taşım kaynadıktan sonra süzülmüş fasulye ve yeteri kadar tuzu edip kısık ateşte biraz daha tıkırdatın. Yarım limonun suyunu ekleyin. limonu da ince ince doğrayıp en üste serpiştirin. Ateşi söndürün ve soğuyuncaya kadar tencerenin kapağını açmayın. Afiyet olsun…
kadinlarbegendi.com sitesinden alıntıdır.

6 Nisan 2015 Pazartesi

Amy Winehouse



Arriva il doc su Amy Winehouse. Noi vogliamo ricordarla così
Posted by HuffPost Italia on 3 Nisan 2015 Cuma

5 Nisan 2015 Pazar

JOAN BAEZ İLE BİRLİKTE YAŞLANDIK...


 
JOAN BAEZ Amerikalı bir folk sanatçısı ve söz yazarıdır. 1970 li yılların ikinci yarısında her yıl konserlerini dinlerdik üniversitemizin mimarlık amfisinde. Biz öğrenciyken o da 35-40 yaşlarında genç bir bayandı. Hep bir ağızdan özgürlük türküleri söylerdik. "DONNA DONNA" onlardan biriydi. Aslında bu bir Yahudi halk ezgisi olup JOAN BAEZ'ın müthiş yorum ve sözleriyle dünya folklor klasikleri arasında yerini almıştır. GEZİ direnişine de "Imagine" şarkısı ile selam göndermiş JOAN ablamız aynı zamanda.
Bu arada şarkı sözleri çok ilginç. Pazar yerine kesilmek üzere götürülen danaya sahibi "şikayet etme! Ben mi sana dana ol dedim. Danaları kolayca avutur sonra kafasını keserler. Bak kırlangıca; uçmasını öğrenmiş, göklerde özgürlüğün tadını çıkarıyor" diyor. Selam olsun özgürlük nedir bilenlere ve bunu bize sağlayanlara... Bütün sitemim ise kendini özgür zanneden danalara ...

1 Nisan 2015 Çarşamba

BU BİR İLKTİR... KÖFTELİ ARAPSAÇI (MARATA)

Arapsaçı, mevsimi geldiğinde çocukluğumuzun çokça pişirilen bir Giritli yemeği. İki türlüsü pişerdi bizde; ya kuzu etli olarak veya zeytinyağlı kuru fasulyeli olarak. Arapsaçını çok sevdiğim halde sebze yemekleri içinde eti hele kemikli eti hiç sevmem. İnternet üzerinde yaptığım aramalarda, yumurta ekleyerek arapsaçı kavurma, et yerine tavuk kullanarak, hatta kıymalı olarak pişirilen tarifler gördüm. Fakat şimdiye kadar köftelisini yapmak herhalde hiç kimsenin aklına gelmedi. Eğer olursa yemekte et sevmeyenlere güzel bir alternatif olacaktı. Pek de hoş oldu. Biraz farklılıklar da yaptım elbet...

İÇİNDEKİLER: - 1/2 Kg Arap Saçı - 1 Çay Bardağı sızma zeytinyağı - 250 gr. Kıyma (Biz dana/koyun etini 3/1 oranında karıştırıp çektiriyoruz) - 1 Bir Büyük Kuru Soğan - 1 Orta Boy Domates - Birkaç Dal Maydanoz - 1 Orta Boy Patates - Toz Karabiber, Pul Kırmızı Biber, Tuz

Terbiyesi için: - 2 Çorba Kaşığı Zeytinyağı - 1 Yumurta Sarısı - 1 Çorba Kaşığı Un
 
Arapsaçının köklerini ve sert kısımlarını ayıklayarak 2-3 cm parçalar halinde doğradım. Büyük bir tencerede yıkayıp biraz suda bıraktım. Orta boy kase içinde kıymaya bir miktar küçük doğranmış soğan, ince kıyılmış maydanoz ve karabiber ekleyerek iyice yoğurdum. Daha sonra misket büyüklüğünde parçalar koparıp elimde yuvarlayarak köfteler oluşturdum. Geniş bir tencereye zeytinyağı koyup kalan soğanları ekledim. Soğanlar biraz ölünce köfteleri ilave ettim. Karıştırarak birkaç dakika pişirdim. Doğranmış domatesi tencereye boşalttım. Beş dakika sonra yıkanmış arapsaçı ile birlikte 2 Çay bardağı sıcak su, karabiber, kırmızı pul biber ve tuz ilave ettim. Kapağını kapatıp kısık ateşte pişmesini bekledim. Suyunu çektiğinde sıcak su eklemek gerekebilir. Normal teflon tencerede yaklaşık bir saat pişme süresi oluyor. Ocaktan almadan yaklaşık 15 dakika önce küp şeklinde doğranmış patatesleri ekledim. Arapsaçının kökleri yumuşayıp patates pişince terbiye için yaptığım karışımı tencereye kattım. Birkaç dakika sonra yemeğim hazırdı. Sıcak servis ederek evde tutulmuş taze yoğurt eşliğinde afiyetle yedim. Dayanamadım bir tabak daha yedim. Tavsiye ederim.