28 Aralık 2015 Pazartesi

KAPI ÖNÜ SOHBETLER

Çok çok gerilere gittiğimde ilk hatırladığım şey koyu yeşil bir bisiklet... Babam öğlen yemeğine geldiğinde kapı girişinin yanındaki duvara dayardı onu. Çok büyük gelirdi gözüme, tekerlekleri boyumdan da büyüktü.

Küçük bir avluya açılan demir kapıdan girilirdi iki odalı evimize. Yazları kapı önünde oynardık ama ahşap parmaklıktan yapılmış bir paravan içinde. Kaçmayalım diye kullanılan katlamalı paravan kışın yanmayalım diye sobanın etrafına kurulurdu. Evimizin önündeki pis suların aktığı derede, kurbağaların vraklaması hiç kesilmezdi sıcak havalarda. Çok korkardım bu seslerden hep dedemlere gitmek isterdim. Sadece kurbağalar mı? Evde cirit atan yavru kedi kadar büyümüş sıçanlardan bezmiştik. Babamın işine yakın olsun diye İzmir'in Mersinli semtinde kiraya çıktığımız bu ev ne annemi ne de beni mutlu etmişti.

Eşrefpaşa semtinde Sultan Abdülhamit'in  Girit'ten sürülen dul kadınlara yaptırmış olduğu "dulhane" adıyla anılan evlerin birinde doğmuşum. Hepsi birbirinin benzeri, olan bu evler iki oda ve hayat dedikleri daha çok hole benzeyen bir ucu giriş kapısına diğeri avluya açılan ince uzun bir salondan ibaretti. Toplam seksen metrekarelik bir alanın neredeyse yarısı avluya ayrılmıştı! Hayat dediğimiz holün karşı kapısından beş basamakla avluya inilir, sol uçta bir hela yer alırdı. Avluya çıkış kapısının hemen solunda "lamarina" dediğimiz oluklu çinko saçtan yapılmış bir sundurma, onun da altında ise en fazla 1,20 m yüksekliğindeki kapı odalardan birinin altına açılırdı. Arka odanın altındaki 6-7 m2'lik bu mahal bizim mutfağımız, banyomuz, yemek odamız ve kilerimizdi.

Avluya çıkar çıkmaz "lamarina" nın altınki muhafazalı bir yerde kuşlar için buğday bulundurulurdu. Biz yemeğe oturmadan üç öğün kuşların karnı doyururduk. Birkaç avuç buğdayın "lamarina" üzerine serpildiğinde çıkan ses hala kulaklarımda. Bu sese aşina kuşlar hiç ortada görünmez iken bir anda üşüşür gagalarıyla metal levhaya vururken çıkarttıkları tıkır tıkır ses bizi çok eğlendirirdi.

Avluya bakan odanın altındaki mutfağa giriş ayrıca odanın içinden oturup başımızı eğerek geçebileceğimiz sadece bir metrelik kare genişliğindeki kapıyla sağlanıyordu. Bu sayede yağmurlu havalarda ıslanmadan hem banyo yapmak hem de yemek için bu yolu kullanabiliyorduk. Bir çengelle tutturulan kapı 3-4 basamak aşağıda yine bir metrekare bir alana sahip bir bölüme bakıyordu. Burası eski Rum evlerinde kullanılan yıldızlı taş parke taşlarıyla döşenmiş zeminden on santim daha düşüktü. Banyo olarak kullanılan bu alan eski İzmir evlerinde sık sık görülen yıldızlı parke taşıyla döşenmişti.  Kenarında bir toprak testi sıcak havalarda suyu buz gibi soğuturdu. Mutfakta yemeklerin muhafaza edildiği tel dolap yemek masasının üzerinde duvara asılmıştı.

O sıcak yaz günlerinde testimizin üzerine ters çevrilen bardaklarımızı buz gibi suyla doldurur serinlerdik. Mutfağın avluya bakan diğer köşesinde bir kuzinemiz yer alırdı. Kuzine yandığında hem ısınır hem de yemeklerimiz pişerdi. Kuzinenin fırınında pişen yemekler pek lezzetli olurdu bunun yanı sıra yazları yemekler genellikle gaz ocağı ile pişirilirdi. Gazın ocağın ağzına rahat gelmesi için yanında bir pistonu olurdu bu ocakların. Bir de ucu çok ince bir telden oluşan iğne ile tıkanıklık giderilirdi. Kızartmalar, otlar ve envaı tür yemek anneannemin, annemin ellerinde nefis tatlar bulurdu.

Kuzinenin karşısında küçük bir ahşap masa ve altı ahşap sandalye bulunurdu. Bütün aile fertleri her zaman aynı yere otururdu.

Giresunlu dedemin bizlere sevdirdiği kara lahana diblesini çok severdim. Tereyağında kavrulup hazırlanan bu yemeğin içine pirinç ilave edilirdi. Koca tencereye bütün aile fertleri çala kaşık dalar kısa sürede dibini bulurduk. Dibi hafif kızardıysa eğer, aldığımız lezzet doruğa ulaşırdı. Hiçbir şeyin tadı o günlerin tadını tutmuyor artık. Sahanda biraz tereyağı eritirdik. O çıkardığı cızırtılı sesini, kokusunu unutamam. Taze ekmeği banarak yerdik. Bu bizim ara sıra yaptığımız bir mükafat menüsüydü. Tatlı olarak tahin pekmez, eğer balık varsa mutlaka tahin helvası yerdik.

Sebzeler sebzeydi, meyveler meyveydi o zamanlar. Her şey zamanında doğal şekliyle yenirdi. Bugünlerde neredeyse tarihe karışan "turfanda" diye bir tabir vardı. Sebze ve meyve ilk çıktığında turfanda olurdu. Ne zaman turfanda salatalık yesem dudaklarım allerji olurdu ama kısa sürerdi bu rahatsızlık. Domatesler ne kadar lezzetliydi. Dedemle birlikte Konak vapur iskelesi yanında küçük bir satış yeri açan Ziraat Fakültesi'nden alırdık nevaleyi. Domates, salatalık, patlıcanın en iyileri, uzun iri, altın sarısı kütür kütür Sultaniye üzüm, taş gibi razakı üzüm, kokulu yarma şeftali, bal gibi kayısı, bardacık dediğimiz yemişin tadı unutulur mu hiç...

Eşrefpaşa'da çocukken bana upuzun gelen sokağımızda herkes birbirini tanırdı. Biz herkesi bizden, yani Giritli bilirdik. Bizimkiler 1898-1900 yılları civarında gelmişler Girit'ten. Anneannemin annesi zabit olan kocası genç yaşta ölünce Rumların artan baskılarına dayanamamış, son çare olarak memlekete dönmeyi düşünmüş. Biri oğlan biri kız iki çocukla binmişler köhne bir gemiye düşmüşler memleket yollarına.

İzmir'e vardıklarında pek çoğu Türkçe bilmediğinden garip karşılanmış. Osmanlı kanunlar çıkarmış. Dullara yaşayabilecek kadar maaş bağlamış. Küçük olan kimsesiz kızların eğitimini devlet üstlenmiş. Genç olan dul kadınların ikinci eş olarak evlenmeleri teşvik edilmiş. Bu arada anneannemin annesine de bir Kıbrıslı Türk bulmuşlar. 4 çocuk da ondan yapmış. Sonradan anlaşılmış ki bu adam her uğradığı yerden kendine eş alıyormuş. En sonunda da Kıbrıs'a ilk eşinin yanına dönmüş. Erkeksiz kalan anne annemin annesi ve bir sürü çocuk hayatlarını sürdürebilmek için çok zor günler geçirmiş. Kolay değil ikisi kız olmak üzere altı çocukla bir başına kalmak. Neyse ki, çocuklar büyümüş, kimisi dağdan kimisi bayırdan ekmeklerini çıkarmaya başlamışlar. 1907 doğumlu anneannemi 2007 yılında tam yüz yaşında kaybettik. Hem de kendi içmediği halde bol sigara içilen dumanlı küçücük bir ortamda. Aklı başı son gününe kadar son derece yerindeydi. Hepimizin unuttuğu şeyleri o bize hatırlatırdı. Mekanı cennet olsun...

Havalar ısınmaya başladığında güneş çekilir çekilmez tokmaklar (rahle), hasır iskemleler, minderler kapı önüne çıkartılırdı. Komşular bazen yan bazen karşı kapıya (kapı önünde oturmaya) misafirliğe giderdi. Bolca sohbet yapılırdı. Sohbetler önceleri hep Girit'çe yapılırdı. Türkçe bilmeyen Giritlileri çok iyi hatırlıyorum. Sonra bizim kuşakla beraber Türkçe ağırlık kazandı. Maalesef Giritçe'yi öğrenemedik. Her evde çocuklar dışında konuşamayanı yoktu. Biz çocukların duymasını istemedikleri konularda Giritçe'ye başvurduklarında ifrit olurdum. "Somata, somata leğin" dediklerinde artık yine bir şeyler dönüyor deyip uyanmaya başlamıştık.

Kapı önlerinde beklenen sokak satıcıları dökülmeye başlardı. Önce üç tekerlekli camekanlı arabasıyla ay çekirdeği satan çiğdemci gelirdi. Elindeki metali kullanarak cama ritmik vuruşlar yapar geldiğini uzaktan belli ederdi. "Çiğdeeeemci geldi. Çuvalı yirmibeeeş." Çuval dediği gazete kağıdından yapılmış ve içine ancak bir küçük çay bardağı ölçüsünde çekirdek konulabilen bir fişekti. Fişek deyince de aklınız patlayıcıya gitmesin. Sanırım bu kelimede tedavülden kalktı artık. Gazete kağıdına sağ baş parmağınızı tutup sol elinizle etrafında çevirdiğinizde ortaya çıkan bir şeklin adıdır fişek. Daha sonra ince ucunu marifetli bir şekilde kıvırırsak tövbe billah açılıp çekirdekler yerlere saçılmaz.

Saat sekiz mi olur dokuz mu olur duruma göre hava kararmaya başlayınca evlere girilmeye başlanır. Herkes kapısının önünü bir güzel süpürür. Sabahları satıcılar değişir. Buca'dan gelen kendi gibi küçük bir eşeği ile hacı her sabah sokağımızdan geçerdi. "Bucalı geliyoooor. Sultaniye bunlar." Ya da bazen eşeğin üzüm salkımlarıyla dolu iki küfesinin yanlarına sığdırılmış küçük sepetler içinde bardacık satardı bu hacı amcamız. "Sulu sulu bardaaacık, balları akıyor bardacııık." Derken Arnavut kılıklı bir başka satıcı, hacı amcanın eşeğinin iki katı kadar yüksek ve gösterişli atının yanlarındaki küfelere patates, kuru soğan yüklemiş, arz-ı endam eder, "Suuuvaaan, guruuu suvaaan, elmaaa gibi kuru suvaaan, Ödemiş'in sarı patateees." diye bağırırdı.

Bütün bu sokak satıcıları içinde akşamları ızgara köfte satıcıları, midye dolmacılar, macuncular, dondurmacılar, yoğurtçular, pamuk atıcılar, kokoreççiler, bıçak bileyciler, kalaycılar ve turşucular sokağımıza renk katarlardı. Sokağımızın alt tarafında ismini hatırlayamadığım bir turşucumuz vardı ama camekanlı arabasının üzerine yazdığı "Florya Turşusu" yazısını hiç unutamam. O da turşusunu satarken "Florya turşusuuuu, çarşaaaaf" diye bağırırdı. O limonlu, badem dediği salatalık ve çarşaf dediği lahana turşu suyunnun lezzetini başka bir yerde bulamadım...